Türkiye bugün sadece bir siyasi tercih yapmıyor; bir istikamet belirliyor.
Bu istikamet, sandıklardan ya da geçici ittifaklardan daha derin bir yerde, tarihimizin ve medeniyet hafızamızın içinde şekilleniyor.
Bir tarafta, geçmiş yüzyıldan miras kalan ve bizi kendimize yabancılaştıran Batıcı refleksler var. Bu refleksler, her kriz anında “çözümü dışarıda aramayı” bir alışkanlık haline getirdi. Diğer tarafta ise, yüzyıllardır bu toprakların omurgasını ayakta tutan bir bilinç… Ümmet fikriyle yoğrulmuş, sorumluluk duygusunu sınırların ötesinde hisseden bir millet iradesi.
Cumhuriyet’in ilk yılları, yalnızca bir rejim değişikliğinin değil, bir kopuşun da adıdır. İslam ile toplum arasına mesafeler kondu, ümmet fikri “eski” ve “tehlikeli” sayıldı. Ancak tarih şunu gösterdi: Bu milletin hafızası silinmez, yalnızca bastırılır. Ve bastırılan her bilinç, zamanı geldiğinde daha güçlü bir şekilde geri döner.
Bugün yaşadığımız tartışmaların özü de budur. Türkiye, Batı’nın aklında kendine bir yer arayan bir ülke mi olacak, yoksa ümmetin duasında kendine bir sorumluluk yüklenen bir merkez mi?
Bu soru basit değildir. Çünkü bu coğrafya yalnızca sınırlarla çizilmedi. Bu topraklar, bir misyonun yükünü taşıyor. İstanbul’un düşmesiyle sarsılan, Kudüs’ün yarasıyla yaşayan, Şam’ın feryadını duyan bir milletin kalbi burada atıyor.
Türkiye’nin meselesi yalnızca ekonomi, diplomasi ya da güvenlik değildir. Türkiye’nin meselesi kim olduğudur, neye inanarak yürüyeceğidir.
Kur’an’ın uyarısı bu noktada sadece bireylere değil, toplumlara da yöneliktir:
“Ey iman edenler! Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed, 7)
Tarih, bu ayetin bir vaatten ibaret olmadığını defalarca gösterdi. Bugün de aynı soruyla karşı karşıyayız: Biz neyin tarafındayız?
Cevap, Türkiye’nin yarınını belirleyecek.