Buhara:
Özbekistan gezimizin 3, 4 ve 5. günlerinde Kubbet-ül İslâm Buhara’da idik. Buhara’da gezip gördüğümüz ve ziyaret ettiğimiz yerleri anlatmaya devam edelim.
Leb-i Havuz: Buhara şehrinde hayatta kalan birkaç havuzdan (gölet) birini çevreleyen alanın adıdır. Şehrin ana su kaynağı olan birçok gölet vardı ancak hastalık yaydığı gerekçesiyle Sovyetler tarafından 1920'ler ve 1930'larda dolduruldu. Leb-i Havuz, 16. ve 17. yüzyıllarda kurulan ve o zamandan beri önemli ölçüde değişmemiş olan muhteşem bir mimari topluluğun merkezi olduğu için hayatta kaldı. Leb-i Havuz, bir zamanlar İpek Yolu üzerinde bir ticaret noktasıydı ve bu da yakınlardaki bir alışveriş caddesinin ortaya çıkmasına katkıda bulundu. Leb-i Havuz çevresinde gezerken Nasreddin Hoca heykeli dikkatimizi çekiyor. Özbekler Nasreddin Hoca'yı bizim kadar benimsemiş. Bu nedenle Buhara'nın önemli noktası olan Leb-i Havuz Meydanı'nda eşeğine düz binmiş Nasreddin Hoca heykeli bulunmaktadır.

Çar – Minare Medresesi: Türkmen Halif Niyaz Kul tarafından 1807 yılında Buhara'da yaptırılan ve dört minareli anlamına gelen Çar Minare Medresesi, büyük ölçüde tahrip olmuş ve günümüze az bir kısmı ulaşabilmiş. Bugün sadece medresenin ana giriş bölümü olan dört minareli kısım sağlam olarak ayakta duruyor. Minareler turkuaz kubbelerle örtülmüş. Leb-i Hauz Külliyesi'nin kuzeydoğusunda yer almaktadır. Kültürel miras anıtı olarak korunmaktadır ve aynı zamanda Dünya Miras Alanı Buhara Tarihi Merkezi'nin bir parçasıdır.
Buhara’nın ilk gününde gezimizi tamamlıyoruz ve akşam yemeğinin ardından otelimize yerleşiyoruz. Ertesi gün Buhara gezimize devam ediyoruz. Özbekistan’ın dördüncü, Buhara’nın ikinci gününde dünkü yazımda isimlerini yazdığım Buhara’nın Buhara-i Şerif olmasını sağlayan altın silsilenin 7 pirini ziyaret etmek üzere sabah erkenden kahvaltımızı yaparak yola koyuluyoruz.

İlk olarak Hoca Abdülhalık Gucdevanı hazretlerinin kabrini ziyaret ediyoruz. 12. yüzyılın başlarında yaşamış büyük bir mutasavvıf ve âlim olan Abdülhâlik Gucduvânî Hazretleri Buhara’ya 30 kilometre mesafedeki Gucduvân köyünde dünyaya geldi. Yirmi iki yaşına kadar kendisini himaye eden Hace Hızır’dan yoğun bir eğitim aldıktan sonra Buhara’ya geldi. Buhara’da şehrin en tanınmış âlimlerinden olan İmam Sadreddîn’in yanında ilim tahsil etti. Burada dönemin büyük alimleri arasında sayılan ve ilk Türk mutasavvıfı olarak anılan Hoca Ahmed Yesevî’nin de Hocası olan Yûsuf el-Hemedânî’nin talebeleri arasında yerini aldı. Kendisinde daha derin tesirler bıraktığı ve bundan sonra takip edeceği yolu belirleyen kişi olduğu için Gucduvânî hazretlerinin hocası olarak Yusuf Hemedânî anılmaktadır. Çekildiği inzivâ hayatında yakaladığı zühd sayesinde çok geniş çevrede tanınan bir mutasavvıf haline geldi. İlerlemiş yaşında ilmi ve tasavvufi faaliyetlerini dergâhında sürdüren Gucduvânî Hazretleri bu hal üzerindeyken ömrünü tamamladı.
Hazretin huzurunda kafilemizde bulunan her birimiz ayrı ayrı ziyaretimizi yaptık. Yasinler, Fatihalar okuduk. Daha sonra da Mehmet Emin Parlaktürk Hocamızın okuduğu Kur’an-ı Kerim ve yaptığı dua ruhumuzu okşadı, gönüllerimiz cûşa geldi.
İkinci ziyaretimiz Hâce Ârif-i Rivgeri hazretleri oldu. Arif-i Rivgeri hazretleri, Silsile-i aliyyenin onuncusudur. Buhara'ya 30 km uzaklıkta bulunan Riveger köyünde dünyaya geldi. Küçük yaşta tahsile başladı. Zamanın kutbu Abdülhalık Goncdüvani hazretleri ile tanıştı ve bütün dünyası değişti. Daha ilk günde ebedi saadet tacının başına konduğunu hissetti. Derhal kendisine bağlandı, vefatına kadar hiç ayrılmadı. Pek çok feyz ve bereketlere kavuştu. Üstadının vefatından sonra onun yerine, Peygamber efendimizin ve ashabının yolunu insanlara öğretme işine memur oldu.

Burada da ziyaretlerimizin ardından Ziya Özboyacı ağabeyimizin okuduğu dua Kur’an-ı Kerim ve yaptığı dua ile ruhumuzu dinlendirdik.
Üçüncü ziyaretimizi Hoca Mahmud Encir Fağnevi hazretlerine yaptık. Altın Silsilenin 11’inci halkası olan Encirfağnevi hazretleri Buhara’nın kuzeyindeki Encirfağne köyünde doğdu. İnşaat ustalığı yaparak geçimini temin eden Encirfağnevi Hazretleri, Ârif Rivgeri Hazretlerine intisâb ederek seyr u sülûkünü tamamladı ve onun halifesi oldu. Vabkent mescidinde yıllarca halkı irşâd etti, müridler yetiştirdi. Gâyet mütebessim ve nurlu bir siması vardı.
Ziyaretlerimizden sonra burada Kur’an-ı Kerim okuyan ve dua yapan Atilla Şirin kardeşimdi. Hem hazretin ruhaniyetinin verdiği feyz hem de okunan Kur’an-ı Kerim’in hazzı ile duygulanmamak mümkün değildi.
Dördüncü ziyaret yerimiz Hoca Ali Rametani hazretleri oldu. Buhara’nın kuzeyindeki Râmiten kasabasında doğdu. Mahmud Encirfağnevi Hazretlerine intisab edip tasavvufî terbiyesini tamamladı ve onun halîfesi oldu. Bir müddet Râmiten civarında halkı irşâd ettikten sonra önce Baverd’e sonra Harezm’e gitti ve oraya yerleşti. Bu sebeple Ali Bâverdî diye de anılır. Kendisine ait bir söz söyleyeceği zaman tevazuu sebebiyle; “Azizan (Azizler) şöyle diyor” diyerek cümleye başlardı. Bu yüzden Azizan lakabıyla meşhur oldu. Yüzü nurlu idi. Zahirde halk ile bâtında Hak ile olurdu.

Beşinci ziyaret durağımız Hoca Muhammed Baba Sammasi hazretleri idi. Silsile-i aliyyenin on üçüncüsüdür. Buhara'ya bağlı Semmas köyünde doğdu. Tasavvuf ilmini büyük âlim Ali Rametani hazretlerinden öğrendi. Onun derslerinde ve sohbetlerinde yetişip, tasavvufta yüksek dereceye ulaştı. Hocası, kendisinden sonra yerine, Muhammed Baba Semmasi'yi vekil bıraktı. Diğer talebelerine de, ona tâbi olmalarını vasiyet etti. Hocasının vefatından sonra onun yerine geçen Muhammed Baba Semmasi, çok talebe yetiştirdi ve içlerinden bir kısmını tasavvufta yüksek makamlara kavuşturdu.
Altıncı olarak Seyyid Emir Külal hazretlerini ziyaret ettik. Resûlullah Efendimiz’in neslinden geldiği için Seyyid ve Emir, çömlekçilik yaparak geçimini temin ettiği için de Külâl diye anılmıştır. Gençliğinde güreşe meraklı olan Emîr Külâl Hazretleri, Râmîten’de bir güreş meydanında bulunduğu sırada Muhammed Baba Semmâsî Hazretleri kenardan onu izlemiş ve niçin güreş izlediğini soran müridlerine; “Bu meydanda bir yiğit var, birçok kişi onun sohbetiyle kemâle erecek. Onu avlamaya çalışıyorum!” buyurmuştur. Bu esnâda Emîr Külâl, Semmâsî Hazretlerini fark ederek onun nazarının tesiri altında kaldı. Hemen güreş meydanını terk ederek Hazretin peşinden gitti, ona intisab edip sohbetlerine katıldı. Yaklaşık yirmi sene şeyhinin sohbet ve hizmetinden sonra, kemâl ve mürşidlik mertebesine erişinceye kadar mahviyet içinde bulundu. Keskin bakışlı ve vakur bir Hak dostu idi. Buna mukabil son derece mütevazı ve yumuşak huylu idi. İtiraz ve inat nedir bilmezdi.
Altın silsilenin her bir halkasında ayrı ayrı Kur’an-ı Kerimler okuyarak, dualar yaparak Rabbimize iltica ediyor, mü’minlerin ruhlarına bağışlıyor, Yüce Allah’tan çevrelerine nur saçan pirlerimizle cennette beraber olmayı niyaz ediyorduk.
Yedinci ve son ziyaretimizi Bahaeddin Nakşibend Hazretlerine yaptık. Buhara yakınlarında daha sonra Kasrıârifân adını alacak olan Kasrıhindûvân köyünde doğdu. Bahaeddin üç günlük bebek iken dedesinin mürşidi Baba Muhammed Semmâsi tarafından manevi evlât olarak kabul edildi. Semmâsî, beraberinde bulunan müridi Emîr Külâl’i Bahaeddin’in tasavvuf terbiyesi için görevlendirdi. Bahaeddin Nakşibend uzun yıllar Emîr Külâl’in yanında kaldı. Uzun süren çok yönlü müridlik devresini tamamladıktan sonra doğum yeri Kasrıhindûvân’a dönerek müridlerini yetiştirmeye başladı. Buhara ile Bahaeddin Nakşibend arasında kurulan manevi bağ o kadar kuvvetli olmuştur ki Buharalılar onu “Hâce-i belâ-gerdân” (belayı defeden hâce) diye anmışlar ve şehrin manevi koruyucusu saymışlardır. Nakşiliğin kurucusu olan Bahaeddin Hazretlerinin manevi varlığı Buhara’nın bütün Orta Asya Müslümanları için bir ilim ve kutsiyet merkezi haline gelmesinde önemli bir faktör olmuştur. Bahaeddin Hazretleri, kurduğu tarikatın mensuplarınca Şâh-ı Nakşibend unvanıyla tanınır. Nakşibend unvanı, devamlı yapılan hafî zikrin kalpte bıraktığı nakş anlamında kullanılmıştır. Bir tarikat silsilesine bağlanmanın kendi başına bir şey ifade etmeyeceğini söyleyen Bahaeddin Nakşibend kerametlerin de fazla bir değer taşımadığı kanaatindedir.

Hazretin huzurunda fert fert yapılan ziyaretlerin, sessizce okunan Yasinler ve Fatihaların ardından yüksek sesle okunan Kur’an-ı Kerimlerden sonra M. Emin Parlaktürk Hocamızın duasına gönülden Amin dedik. Dua o kadar etkiliydi ki bizimle birlikte çok sayıda Özbek kardeşimiz de el açarak Amin dediler, duayı kayda aldılar. Duadan sonra gelerek Hocamızı kucaklayanlar oldu.
Altın silsile pirlerinin ziyareti kafilemizin her bir ferdinde büyük bir etki oluşturdu. Manevi hava hepimizi sarıp sarmalamıştı. Ziyaretlerimizde gördük ki mekânların her anlamda imarına büyük bir emek verilmiş. Özbekistan bütün imkânlarını mekânlarla birlikte aynı zamanda çevreleri için de seferber etmiş. Her bir kabrin etrafı birer külliyeyle donatılmış, buralarda ahşap, çini ve tuğla işçiliğinin en seçkin örnekleri cömertçe sergilenmiş. Şunu da belirtmem gerekiyor ki gerek Özbekistan’ın gerekse diğer Orta Asya Türk devletlerinin kalbinde bugün hâlâ güçlü bir İslâmî nabız atıyorsa, bunda baş etken kesinlikle tasavvuf kültürüdür. Bu kültürü oluşturan da ziyaretlerini yaptığımız pirlerimizdir.
Şu önemli notu da ilave etmem gerekir. Altın silsilenin herhangi bir pîrine intisap etmek isteyen birine, “Ne iş yaparsın? Geçimini nereden temin edersin?” diye sorulurmuş. Kendisinin veya ailesinin geçimini sağlayacak bir işi olmayan kabul edilmezmiş. Böylece dini ve manevi değerleri kullanarak bunlardan para kazanmanın önü baştan kesilmiş oluyor.

Özbekistan’a gelişimizin 4. Buhara’daki 2. günümüzü de böylece tamamlamış olduk. Akşam yemeğinden sonra kafilenin bir kısmı otele dönerken bir kısmımız da Leb-i Havuz etrafında geziye ve alışverişe devam ediyoruz. (Devam edecek)