Sabah kalktığında elini yüzünü bile yıkamadan sosyal medya hesaplarını kontrol eden, aldığı beğenilerle başı göğe eren, gün boyunca akıllı telefonu elinden düşürmeyen, sorumsuz ve doyumsuz bir nesil mi yetişiyor? Bu soru, aklı başında herkesi derin derin düşündürmektedir. Ancak kabul etmeliyiz ki; yaşadığımız dünyada gençlerimiz ağır bir kültürel kuşatma altındadır.
Mevcut kültürel yapı, gence sürekli zevk almayı ve tüketmeyi salık veriyor. Sayısız uyarıcı ile "gününü gün etme" felsefesi aşılanırken, neslimize adeta hedonist bir anlayış enjekte ediliyor. Bu anlayışın pençesindeki çocuklarımız; ders çalışmak istemiyor, her istediği anında yerine getirilsin bekliyor ve herkesin etrafında pervane olmasını istiyor. Fakat ne gariptir ki, her istediği yapılan bu çocuk yine de bunalımda, yine de mutsuz... Aileler ise evlatlarının bitmez tükenmez isteklerini karşılayan birer "emir eri" rolüne bürünmüş durumda.
Bu tablo bazılarımıza abartılı gelebilir; "Bu kadar da olmaz," denilebilir. Oysa okulların rehberlik servislerinde, psikolog ve psikiyatristlerin muayene odalarında ne acı hikâyeler birikiyor. Evlerin içinde yaşananlar bazen sefa değil, derin bir cefaya dönüşüyor.
Bundan 40-50 yıl öncesinin mahalle kültürü ve ailenin koruyucu şemsiyesi, gençlerimize azla yetinmeyi, saygıyı ve sorumluluğu öğretiyordu. Bugün çocuklarımızın düştüğü bu sorumsuzluk çukurunda sadece küresel sistemi suçlamak kolaycılıktır. Nasrettin Hoca’nın fıkrasındaki gibi; "Hırsızın hiç mi suçu yok?"
Aileler olarak kusurumuz büyük. Eskilerin deyimiyle; çocuğunuza ve koyununuza her istediğini verirseniz, günün sonunda besili bir koyununuz ve aynı zamanda "koyun gibi" besili bir çocuğunuz olur. Peki, biz aileler ne yapmalıyız?
Öncelikle çocuklarımızı birer "prens" veya "prenses" gibi yetiştirme hatasından vazgeçmeliyiz. Onlara beklemeyi, isteklerini erteleme becerisini, "istek" ile "ihtiyaç" arasındaki keskin çizgiyi öğretmeliyiz. Batı dünyasını pek çok konuda eleştirsek de çocuklara sorumluluk kazandırma ve ayakları üzerinde durmalarını sağlama konusundaki kararlılıklarını takdir etmeliyiz. İş beğenmeyen, üşenen, sürekli erteleyen ve sadece gezip tozma peşinde olan bir nesille değil yüce dağları aşmak, yola çıkmak bile cesaret ister.
Çocuklarımıza yaşlarına uygun sorumluluklar vermeliyiz. Bırakın kendi işlerini kendileri yapsınlar. Varsın eksik yapsınlar, varsın düşüp kalksınlar; hayatı böyle öğrenecekler. Eğer onları bir akvaryumun içinde yetiştirirsek, yarın küçük bir derede çırpınışlarına çaresizce şahitlik ederiz.
Çocuğumuzun okumasını istiyorsak, önce bizler "Kâinat Kitabı"nı ve "Kulluk Kitabı"nı okuyarak onlara örnek olmalıyız. Kitap okuma alışkanlığı konusunda Batı'nın bize fark attığını kabul etmeliyiz. Brüksel’de bir toplu taşıma aracında şahit olduğum manzara çok çarpıcıydı: Bir anne, bebek arabasındaki oğluna hayvanlarla ilgili resimli bir kitap açmış, hayvan seslerini taklit ederek ona isimlerini öğretiyordu. Okuma kültürü işte bu küçük adımlarla başlar.
Elbette tüm çocuklarımızı bu kapsamda değerlendirmek haksızlık olur; sorumluluk sahibi ailelerin ve pırlanta gibi gençlerimizin varlığı en büyük tesellimizdir. Sonuç olarak; emanet, iman ve emniyet misakına sahip çıkan bir nesil yetiştirebildiğimiz gün, güneşin ne zaman doğup battığının önemi kalmaz; gelecek bizimdir.
Selam ve dua ile...