Takvim yapraklarında sıradan bir gün gibi durur belki. Ama gazeteciler için bu tarih, yalnızca bir gün değil; bir ömrün, bir mesleğin, bir direnişin özetidir. Mürekkep kokusuna karışan uykusuz gecelerin, soğuk haber peşlerinde üşüyen ellerin, baskıya yetişmeyen manşetlerin tarihidir. 1961’de yürürlüğe giren 212 sayılı Basın İş Kanunu, kâğıt üzerinde bir yasa gibi görünür; oysa gerçekte, “Bu meslek sahipsiz değildir” cümlesinin hukuk diline dökülmüş hâlidir. Bu yüzden 10 Ocak, bir kutlama gününden çok, bir hatırlatma günüdür.
Gazetecilik; mesai saatlerine sığmayan, bayramı takvimden silen, gecesi gündüzüne karışan bir yolculuktur. Herkesin evine çekildiği saatlerde başlayan, herkesin sustuğu yerde konuşmak zorunda kalan bir meslektir. Bir yangının dumanında nefesini tutarak not almak, bir cenazede gözyaşlarını içine akıtarak objektife bakmak, bir adliye koridorunda sabaha kadar beklemek… Bunlar mesleğin görünmeyen ama en ağır satırlarıdır. Okur sadece sonucu görür; oysa her haberin ardında biraz yağmur, biraz soğuk, biraz korku ve çokça yalnızlık vardır.
Kalem sanıldığı kadar hafif değildir. Çünkü gazetecinin kalemi yalnızca mürekkep taşımaz; vicdan da taşır. Yanlış yazmamak için defalarca düşünmek, doğruyu yazdığı için bedel ödemeyi göze almak gerekir. Bazen bir kelime eksik diye gece boyu metni yeniden kurarsınız, bazen bir cümle fazla diye hedef hâline gelirsiniz. Gazetecilik, alkıştan çok eleştiriyle, konfordan çok çileyle sınanır. Ama yine de bu meslek bırakılmaz. Çünkü gerçeğin yükü ağırdır; ama onu taşımamak, daha ağır bir vebaldir.
10–24 Ocak Çalışan Gazeteciler Haftası, aslında bir haftalık bir zaman dilimi değil; yıllara yayılan bir mücadelenin sembolüdür. Basın kartı, bir kimlikten çok bir sorumluluktur. Kimi zaman ekmekle onur arasında bırakır insanı, kimi zaman susmakla konuşmak arasında. Ve gazeteci çoğu zaman konuşmayı seçer; çünkü susan bir toplumda ilk kaybolan şey, gerçeğin sesidir. O ses kaybolduğunda, karanlık daha hızlı çöker şehirlerin üstüne.
Bugün gazetecileri alkışlamak elbette kıymetlidir; ama asıl olan onları anlamaktır. Bir haberi okurken bir an durup düşünmek… O satırların hangi şartlarda yazıldığını, hangi baskılarla yayımlandığını, hangi bedeller ödenerek matbaaya gönderildiğini hatırlamak. Her manşetin arkasında bir emek, her satırın ardında bir hayat vardır. Görünmeyen emek, çoğu zaman en ağır olanıdır.
10 Ocak, işte bu yüzleşmenin günüdür. Basının yalnızca manşetten ibaret olmadığını; gazeteciliğin bir makam değil, bir sorumluluk olduğunu hatırlama günüdür. Kalemin eğilmediği, gerçeğin kararmadığı, sorunun sorulabildiği bir ülke umuduyla…
Emeği çoğu zaman görünmeyen, yükü ağır, yolu çileli olan tüm basın emekçilerine saygıyla.