Bazı yapılar vardır; yalnızca taştan, kubbeden ve duvardan ibaret değildir. Bir milletin hafızasını, bir şehrin kaderini ve asırların hatırasını üzerinde taşır. Ayasofya da böyledir. İstanbul'un siluetinde yükselen o büyük kubbe, yaklaşık bin beş yüz yıldır nice hükümdarlar, savaşlar, depremler, fetihler ve değişimler görmüştür.
Ayasofya-i Kebîr Câmi-i Şerifi'nin yeniden ibadete açılışının üzerinden altı yıl geçti. 24 Temmuz 2020'de, 86 yıllık aradan sonra Ayasofya'da cuma namazı kılındı. O gün yalnız İstanbul'da değil, Türkiye'nin dört bir yanında milyonlarca insan tarihî bir ana şahitlik etti.
Ayasofya'nın hikâyesini anlamak için 1453'e dönmek gerekir.
Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul'u fethettiğinde henüz 21 yaşındaydı. 29 Mayıs 1453 Salı günü gerçekleşen fetih, yalnızca bir şehrin el değiştirmesi değildi. İstanbul'un fethi, dünya tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri oldu. Ayasofya da bu büyük değişimin en önemli sembollerinden biri hâline geldi.
Fatih, fetih sonrasında Ayasofya'yı camiye dönüştürdü. Ancak onu yalnızca bir ibadethane olarak bırakmadı; yaşaması ve korunması için vakıf düzeni oluşturdu. Osmanlı döneminde Ayasofya'nın etrafına medrese, kütüphane, imaret, şadırvan ve türbeler gibi yapılar eklendi. Böylece Ayasofya, zaman içerisinde büyük bir külliye hüviyeti kazandı.
MİMAR SİNAN'IN AYASOFYA'YA DOKUNUŞU
Ayasofya'nın pek bilinmeyen yönlerinden biri de Mimar Sinan'ın bu büyük eserin ayakta kalmasındaki rolüdür.
Yüzyıllar boyunca depremlerden zarar gören yapının güçlendirilmesi gerekiyordu. Osmanlı'nın büyük mimarı Mimar Sinan, Ayasofya'nın taşıyıcı sistemini inceleyerek yapıya payandalar ekledi ve çeşitli güçlendirme çalışmaları gerçekleştirdi. Bu müdahalelerin, Ayasofya'nın sonraki yüzyıllara ulaşmasında önemli rol oynadığı kabul edilir.
Yani Osmanlı, kendisine miras kalan bu eseri yalnızca kullanmadı; korudu, tamir etti ve gelecek nesillere ulaştırdı.
Ayasofya'nın içinde bugün bile farklı çağların izlerini yan yana görmek mümkündür. Bizans döneminden kalan mozaiklerle Osmanlı döneminin hat levhaları aynı büyük yapının içerisinde bulunmaktadır.
Kubbenin altında asılı duran dev hat levhaları ise Ayasofya'nın en dikkat çekici unsurlarındandır. Sultan Abdülmecid dönemindeki büyük onarım sırasında Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından hazırlanan bu levhalarda Allah, Hz. Muhammed, dört halife Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali ile Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in isimleri yer alır.
Bu eserler sadece birer süs değildir. Ayasofya'nın Osmanlı asırlarından günümüze taşıdığı hat sanatının görkemli örnekleridir.
86 YIL SONRA YENİDEN EZAN VE NAMAZ
Ayasofya, 1934 yılında alınan Bakanlar Kurulu kararı sonrasında müzeye dönüştürüldü ve 1935'te müze olarak ziyarete açıldı.
Aradan uzun yıllar geçti.
10 Temmuz 2020'de Danıştay'ın ilgili Bakanlar Kurulu kararını iptal etmesinin ardından Ayasofya yeniden cami statüsüne kavuştu. Cumhurbaşkanı kararıyla ibadete açılması kararlaştırıldı.
Ve takvimler 24 Temmuz 2020'yi gösterdiğinde Ayasofya'da 86 yıl aradan sonra ilk cuma namazı kılındı.
Altı yıl sonra bugün Ayasofya hâlâ dünyanın dört bir tarafından gelen insanların ziyaret ettiği, aynı zamanda ibadetin devam ettiği tarihî bir mekândır.
PTT'DEN ALTI YILA ÖZEL HATIRA PULU
Ayasofya'nın yeniden ibadete açılmasının 6'ncı yıl dönümünün bir posta pulu ile hatırlanması da ayrıca anlamlıdır.
PTT'nin hazırladığı anma pulu, küçük bir kâğıt parçasından çok daha fazlasıdır. Çünkü posta pulları aynı zamanda devletlerin ve milletlerin görsel hafızasıdır.
Bir pulun üzerine bazen bir zafer, bazen bir devlet büyüğü, bazen tarihî bir yapı, bazen de milletin hafızasında yer etmiş önemli bir hadise taşınır.
Ayasofya'nın yeniden ibadete açılışının altıncı yılının pula işlenmesi de bu bakımdan önemlidir. Bugün bir zarfa yapıştırılan o pul, yıllar sonra bir koleksiyoncunun albümünde tarihe şahitlik eden küçük bir belge hâline gelecektir.
Belki bundan elli, belki yüz yıl sonra o pula bakan bir genç, “24 Temmuz 2020'de ne olmuştu?” diye soracaktır.
İşte tarih bazen kalın kitaplarda, bazen kitabelerde, bazen bir caminin kubbesinde, bazen de küçücük bir posta pulunda yaşamaya devam eder.
FETHİN MÜHRÜ
Ayasofya'nın yeniden ibadete açılışının altıncı yılında hazırlanan “Fethin Mührü: Ayasofya-i Kebîr Câmi-i Şerîfi” adlı koleksiyon eserinin taşıdığı isim de bu tarihî sürekliliği anlatmaktadır.
Ayasofya'yı anlamak, yalnızca bir binayı anlamak değildir.
Onun duvarlarında Roma ve Bizans'ın, kubbesinde İstanbul'un, minarelerinde Osmanlı'nın, hat levhalarında İslam sanatının ve avlusunda yüzlerce yıllık tarihimizin izleri vardır.
Fatih Sultan Mehmet Han'dan Mimar Sinan'a, Kazasker Mustafa İzzet Efendi'den günümüze kadar uzanan büyük bir tarih zinciridir Ayasofya.
Fetih bir sabah gerçekleşti ama onun hatırası asırlardır yaşıyor.
29 Mayıs 1453'te İstanbul'un üzerine vurulan o tarihî mühür, yüzyılların ardından hâlâ şehrin kalbinde duruyor.
Kubbesinin altında dualar yükseliyor, minarelerinden ezan okunuyor.
Ve Ayasofya, İstanbul'un ortasında sessizce bize şunu hatırlatıyor:
Milletler, tarihlerini yalnızca kitaplarda değil; sahip çıktıkları eserlerde de yaşatırlar.