Nasıl bir başlık atacağımı bilemeden yazıya başladım…
Olur olmaz, hak eder ya da etmez, her önümüze gelene “efsane” ya da “duayen” yakıştırması yapmak adetten oldu…
Ama bunu yaparken gerçek efsanelere haksızlık ettiğimizin farkında bile olmuyoruz!
Bu ülkenin siyasetinde, sporunda, sanatında gerçekten efsane olmayı hak eden o kadar çok insan varken, efsanenin “e”sini bile hak etmeyenlere bu payeyi vermeyi kendime zül addediyorum…
Çünkü efsane olmak öyle kolay bir şey değil…
Bir insanın yaptığı işlerle, yetiştirdiği insanlarla, dokunduğu hayatlarla, arkasında bıraktığı izlerle yıllar sonra bile hatırlanması gerekiyor…
Efsane olmak bu kadar ucuz olmamalı…
Daha doğrusu bu kadar ucuzlatılmamalı…
Lafı Ali Hoca’ya, yani Türk ve Konya boksunun “gerçek efsane” isimlerinden, hocaların hocası Ali Kılınçoğlu’na getireceğim.
xxx
Boksla ilk tanışmam, yanılmıyorsam 68 ya da 69 yıllarıydı…
8-9 yaşlarında olduğumu hatırlıyorum…
Almanya’nın önemli bir boks kulübü ile Konyalı boksörler, bugün yerinde yeller esen eski stadın içerisindeki spor salonunda karşı karşıya gelmişlerdi…
Karşılıklı yapılan özel bir müsabakaydı…
Hamdi Abi, yani Hamdi Yiğit, asker olduğu için Ankara Karagücü’nde boks yapıyordu…
Ancak kendisine özel izin alınmış ve bu müsabakalar için Konya’ya getirilmişti…
Yanılmıyorsam Alman boksörü birinci ya da ikinci rauntta yatırmıştı…
Yani, nakavt etmişti…
Hınca hınç dolu olan salon adeta yıkılmıştı…
O yaşta bir çocuğun gözünde o salon, o ring, o alkışlar ve Hamdi Abi’nin rakibini yere indirişi kolay unutulacak şeyler değildi…
Benim boks sevgim de o günlerde, Hamdi Abi ile başladı…
İlerleyen yıllarda kendimi sık sık boks salonunda buldum…
Seviyordum boksu…
Hem de çok seviyordum…
Ama gazetecilik ağır basınca, yapmak için fırsatım olmadı…
Seyretmekle, yazmakla, içinde olmakla yetindim…
Sonraki yıllarda Sedirler’in, Araplar’ın, Doğanlar’ın, Yeni Mahalle’nin, daha doğrusu Konya’nın değişik semtlerinden gençler Ali Kılınçoğlu ile tanışıyor ve boksa başlıyorlardı…
Öyle sıradan yıllar da değildi bunlar…
Konya’nın Milli Takıma 4-5 sporcu verdiği dönemlerden söz ediyorum…
Ali Hoca, gerçekten de hem Milli Takımda hem de Konya’da birçok sporcuya unvan kazandırdı…
Ama yaptığı sadece sporcu yetiştirmek değildi…
İş verdi…
Aş verdi…
Hayatlarına dokundu…
Belki de Ali Hoca’yı “efsane” yapan asıl tarafı buydu.
Bunu kimse inkâr edemez…
Müthiş bir adamdı…
Disiplinliydi…
Sertti…
Ama o sertliğin altında gençleri koruyup kollayan başka bir Ali Hoca vardı.
Beni salondan kovduğunu biliyorum…
Üzerime sinen sigara kokusundan rahatsız olduğunu, “Defol git, bir daha da gelme” dediğini dün gibi hatırlıyorum…
Sigaradan nefret ederdi…
İçenden de hazzetmezdi…
Tavizi yoktu…
O dönemlerde boksa inanılmaz bir ilgi olduğu için antrenman salonu hınca hınç dolardı…
Ali Hoca şahsen tanıdığı, ama isimlerini unuttuğu sporculara bazen “Gel lan buraya Kürtoğlu”, bazen “Aptaloğlu”, bazen de “Muhacir Pazarlı” diye seslenirdi…
Bugünün dünyasında kulağa farklı gelebilir…
Ama o salonda bulunanlar Ali Hoca’nın ne demek istediğini, daha da önemlisi ne demek istemediğini çok iyi bilirlerdi…
Onları aşağılamak gibi bir niyetinin olmadığını bildikleri için Ali Hoca’ya asla saygıda kusur etmezlerdi…
Çünkü Ali Hoca ayırım yapmazdı…
Hepsini severdi…
Doğanlar Mahallesi’nden Hüseyin Dağ, Yeni Mahalle’den Ali Kocatraşlı, Sedirler’den halaoğullarım Yakup Karataş ya da Ahmet Helvacı…
Bunlar sadece hatırladığım birkaç isim…
Daha niceleri o salondan gelip geçti…
Ali Hoca’nın tek gayesi vardı:
Onları önce iyi bir insan, sonra da iyi bir sporcu olarak yetiştirmek…
Ringde yumruk atmayı öğretirken, hayatın yumrukları karşısında ayakta kalmayı da öğretiyordu.
Yanılmıyorsam yukarıda isimlerini saydıklarımı tek tek Karayolları’nda işe koymuş, iş ve aş sahibi yapmıştı…
Bir hocanın öğrencisine verebileceği en büyük madalya da belki buydu…
Hayata tutunmasını sağlamak.
xxx
Ali Hoca’nın sporculuk hayatının tamamını bilmiyorum…
Ama antrenmanlarda en büyük zevkinin Hamdi Abi ile eldiven giymek olduğunu hatırlıyorum…
Ya da İsmail Odunkıran’la…
Ringin içerisine girdikleri zaman salondakilerin gözleri ister istemez onlara çevrilirdi.
Ali Hoca, 1968 Meksika Olimpiyatları’nda 63,5 kiloda ringe çıkmış ve Konya’yı temsil etmiş önemli bir sporcuydu…
Sonrasında antrenörlüğüyle de Türk boksuna hizmet etti…
Dediğim gibi…
Çok insana eli değmiştir…
Çok insanın hayatında izi vardır…
Çok insanı ekmek sahibi yapmıştır…
Onun yetiştirdiği insanların kazandıkları madalyalar, şampiyonluklar elbette önemli…
Ama bana sorarsanız, ekmek sahibi yaptığı, kötü alışkanlıklardan uzak tuttuğu, spor salonuna çektiği gençler en büyük eseridir…
Çünkü kupa eskir…
Madalya kararır…
Rekorlar bir gün kırılır…
Ama bir insanın hayatına dokunduysanız, o kolay kolay unutulmaz.
xxx
Türkiye Boks Federasyonu’nda görev yaptığım yıllarda, İl Temsilcimiz Ziya Ak ile birlikte Ali Hoca adına “İller Arası Ali Kılınçoğlu Boks Turnuvası” düzenlemiştik…
Güzel de olmuştu…
Ali Hoca kendisi adına düzenlenen bu turnuvayı şereflendirmiş, dereceye giren sporculara madalyalarını kendi elleriyle takmıştı…
Biz de kendisine bir plaket takdim etmiştik…
Çok mutlu olmuştu…
Gözlerindeki mutluluğu unutmam mümkün değil…
Bizim için de turnuvanın en değerli tarafı buydu zaten…
Çünkü başarılı insanları öldükten sonra değil, yaşarken anmak istedik…
Yaşarken teşekkür etmek…
Yaşarken alkışlamak…
Yaşarken “Sen bu şehre, bu ülkeye hizmet ettin” diyebilmek istedik…
Daha sonra Hamdi Yiğit ve Turan Çumralıgil adına da böyle bir turnuva düzenledik…
İyi ki de düzenlemişiz…
Keşke şimdiki yetkililer, Mehmet Kumova, Nuri Eroğlu, Soner Karaöz, Hasan Oğuz gibi boksa hizmet etmiş, Konya’yı milli forma altında temsil etmiş sporcuları yaşarlarken hatırlasalar…
Çünkü vefa, insanları kaybettikten sonra arkalarından güzel sözler söylemek değildir…
Vefa, o insanlar hayattayken kıymetlerini bilmektir…
Ali Kılınçoğlu da Konya sporunun, Türk boksunun ve kendisine yolu düşen yüzlerce gencin hayatında iz bırakmış gerçek bir spor adamıdır…
Başta söylediğime yeniden döneyim…
Her önümüze gelene “efsane” dersek, gerçek efsanelere söyleyecek söz bulamayız.
Ali Hoca’ya “efsane” demek için ise kelime aramaya gerek yok…
Çünkü bazı insanlar unvanlarıyla değil, geride bıraktıkları insanlarla büyürler.