Son zamanlarda gazetelerin üçüncü sayfalarında ya da sosyal medyanın hızla kayıp giden akışında tek cümlelik haberlerle geçiştirilen hikâyelerden biri daha düştü gündeme.

Birkaç satırlık soğuk ifadeler: “Yalnız yaşayan emekli, evinde ölü bulundu.” ya da “Geçim sıkıntısı çeken bir emekli hayatına son verdi.” Son haberimiz ise emekli bir polis memurunun AYM nin önünde beylik tabancasıyla intihar edip hayatına son vermesi..Bu olay onur mücadelesinin acı yüzüyle bizi bir kez daha karşı karşıya bıraktı.

Oysa o birkaç kelimeden ibaret soğuk haberlerin arkasında, onlarca yıllık alın teri, nasırlı eller, bu ülkenin harcına katılmış bir ömür ve en nihayetinde kırılan bir insan onuru yatıyor.

Bu bir vazgeçiş hikâyesi değil; sistemsel bir tıkanıklığın, görünmez kılınan milyonların ve her geçen gün biraz daha ezilen insanlık onurunun sessiz ama kahredici bir çığlığıdır.

Bir insan, ömrünün son evresine nasıl bakar? Gençliğini, enerjisini, en verimli yıllarını bir ülkenin üretim çarklarına, fabrikalarına, tarlalarına, okullarına veya bürokrasisine adamış bir birey; emeklilik yıllarını huzur içinde geçirmeyi hak etmez mi? Torununa bir çikolata alabilmenin, dostlarıyla bir çay bahçesinde kaygısızca çay içebilmenin, bir fırından rahatça ekmek alabilmenin huzurunu yaşamak istemek lüks müdür?

Ne yazık ki günümüz dünyasında ve ekonomik gerçekliğinde emeklilik, bir huzur limanı olmaktan çıkıp her gün yeniden verilen amansız bir hayatta kalma mücadelesine dönüştü. Market rafları arasındaki çaresiz bakışlar, ay sonunu getiremeyen hesaplar, her ay katlanan faturalar karşısında bükülen boyunlar...

İnsan için en ağır yük, maddi imkânsızlıktan ziyade o imkânsızlığın insanı sürüklediği çaresizlik duygusudur. Yıllarca kendi ayakları üzerinde durmuş, ailesinin rızkını helalinden kazanmaya çalışmış, kimseye el açmamış bir insanın, ömrünün son deminde muhtaç olma hissiyatıyla yüz yüze bırakılması, taşınması imkânsız bir yüke dönüşür.

Yaşamına son veren o emeklimizin bıraktığı acı ve çaresizlik, aslında tüm topluma ve karar vericilere verilmiş ağır bir mesajdır. O mesajda öfke yok belki; ama tarifsiz bir mahcubiyet, derin bir incinmişlik var.

Kendi vicdanında kimseye yük olmama gayreti, sistemin vicdansızlığı karşısında mağlup düşmüştür. O adım, bir pes edişten ziyade; onuruyla yaşayamadığı bir dünyada, onursuzlaştırılmaya karşı atılmış trajik bir çığlıktır.

Toplum olarak en büyük sınavımız tam da bu noktada başlıyor. Bizler ne zaman bir insanın hayat mücadelesini sadece "istatistiki bir veri" veya "sosyal medyada bir günlük gündem" olarak görmeye başladık?

Bir emeklinin yaşam hakkı ve insanca yaşama standardı, bir lütuf değil; bu toplumun ona olan borcudur. Sosyal devlet anlayışı, tam da bu onur mücadelesinde insanını yalnız bırakmamak, onu fırtınanın ortasında korumasız koymamak için vardır.

Bir toplumun uygarlık seviyesi, en yaşlısına ve ömrünü hizmete adamış insanına verdiği değerle ölçülür. Eğer bu ülkede ömrünü tamamlamış, saçı başı ağarmış bir büyük; hayatının son yıllarında yalnızlığın ve geçim kaygısının karanlığında kayboluyorsa, hepimizin oturup derin derin düşünmesi gerekir.

Bu acı kayıp, hepimizin vicdanına asılmış bir aynadır. O aynaya bakıp gerçeği görmek zorundayız. İnsan onurunu ekonomik hesapların, soğuk rakamların üstünde tutmadığımız sürece bu sessiz çığlıklar dinmeyecek.

Hayatına son veren o emeklinin aziz hatırası, bize sadece bir trajediyi değil; insanı yaşatmanın, onuru korumanın ne kadar hayati bir sorumluluk olduğunu bir kez daha hatırlatmalıdır!..