SAĞIRLAR KÖYÜ VE KULAKLARIMIZI TEMİZLEMEK

Bir zamanlar uzak ülkelerden birinde, yüksek dağların ardında şirin mi şirin bir köy vardı.
Bu köyde yaşayan insanlar çiftçilik yaparak ve hayvan besleyerek geçimlerini sağlarlardı. İlk bakışta diğer köylerden farklı görünmese de, bu köyün özel bir durumu vardı:
“Burada yaşayan herkes sağırdı!”
Buna rağmen normal bir hayat sürdürüyorlar, haliyle arada sırada bazı problemler de yaşıyorlardı.

Bir gün bu köyde yaşayanlardan birisinin keçileri kayboldu. Adam ne yaptıysa keçilerini bulamadı. Sonunda köyün dışına kaçmış olabileceklerini düşünerek tarlalarda gezinmeye ve onları aramaya koyuldu. O sırada karşısına tarlasında çalışan başka bir köylü çıktı.

Keçilerini kaybeden adam el kol hareketleriyle ona şöyle sordu:

“Dostum, buralarda hiç keçi gördün mü?”

Elbette ki, bu onun söylemek istediğiydi. Ama diğer adam bambaşka bir şey anladı ve bağırmaya başladı:

“Ne demek bu tarla senin mi? Bu tarlaların hepsi benim tabi. Tapusu bile var. Bana bak! Tarlalarımın sınırı tam buradan başlıyor ve şu uzaktaki armut ağacına kadar uzanıyor... Anladın mı? Hadi şimdi işine!”

Bizimki, karşısındakinin keçilerin olduğu yeri tarif ettiğini sanarak başını “anladım” anlamında salladı. Sonra da adamın işaret ettiği ağaca doğru yürüdü. Gerçekten de biraz daha ileride sakin sakin otlayan keçilerini gördü. Sevinmişti.
Dönüşte, kendisine bu büyük iyiliği yapan adamın yanına uğradı yine. Keçilerin içinden cılız ve ayağı aksayan yavru bir keçiyi gösterip:

“Yardımın için çok teşekkür ederim dostum” dedi. “İyiliğinin karşılığı olarak bu keçiyi sana hediye etmek istiyorum.” 

Ama diğer adam onu yine yanlış anladı:

“Bana bak arkadaş, biraz önce tarlamı sahiplendin. Şimdi de gelmiş bana bu keçinin ayağını benim topal ettiğimi iddia ediyorsun! Bu senin yaptığın iş değil! Ben ne seni tanırım ne de keçilerini! Başıma bela mısın sen?”

Böylece karşılıklı konuşmaya, daha doğrusu bağrışmaya devam ettiler. Ama kimse karşısındakinin ne dediğini anlamıyordu.

O sırada yanlarından atıyla başka bir köylü geçiyordu. İkisi de hemen onu durdurup aralarında hakemlik yapmasın istediler. Sonra da bağıra çağıra dertlerini anlatmaya başladılar.
İlk adam:

“Bu adam keçilerimi bulmama yardım etti. Şimdi ona bir keçi yavrusu hediye etmek istiyorum. Ama kabul etmiyor. Hediye geri çevrilmez. Bu davranış bir hakarettir. Böyle kaba bir davranışı kabul edemem,” diye bağırıyordu.
Diğer adam ise:

“Ben burada kendi halimde çalışırken, bu adam gelip önce tarlamın üstüne konmaya çalıştı. Bunu başaramayınca, şimdi de keçisini sakat bıraktığımı iddia ederek benden para koparmak istiyor. Valla zırnık koklatmam. Şuna bir şeyler söyle lütfen. Kafamın tasını attırmasın yoksa elimden bir kaza çıkacak!”

İkisi de bunları anlatırken, iki yandan atın dizginlerini tutuyorlardı. Atın üstündeki yolcu da sağır olduğundan, onların atını sahiplenmek istediklerini sandı:

“Bu at benim kardeşim! Size neye vereyim? Onu daha şu kadarcık tay iken almıştım. Baktım, besledim, büyüttüm. Siz nereden çıktınız Allah aşkına?”
Böylece bu sağırlar diyaloğuna atlı adam da katılmış oldu. Herkes bağıra çağıra konuşuyor, ama kimse kimseyi anlamıyordu. Sonunda üçünü birden diğer köylüler yaka paça kadının huzuruna getirdiler.

Sırayla davalarını kadıya sundular. Birisi hakarete uğradığını, diğeri o keçinin topal ayağından kendisinin kesinlikle sorumlu olmadığını, öbürü de atın onlara değil kendisine ait olduğunu, fırsat verilirse bunu mutlaka ispat edebileceğini yine bağıra çağıra anlattılar.

Gel gelelim kadı da sağırdı. Hepsini dikkatle dinledikten sonra kadı:

“Demek yeni hilali üçünüz de gördünüz!” dedi. “Öyleyse kesin kararımdır yarın Ramazan başlıyor, tez haber ulaştırılsın!”

***

Bizim hayatımız da bazen bu hikâyede olduğu gibi sağırlar diyaloğuna dönüşmüyor mu? Çoğu zaman ya birbirimizi dinlemiyoruz, ya da yarım yamalak dinliyoruz. Söylenenleri hiç anlamıyoruz. İsmet Özel'in dediği gibi kulağını bir tarafa verenler, öbür tarafa sağır kalıyorlar. Sonunda aradaki iletişim hatları kopuyor.

Tartışmalar, çatışmalar başlıyor Ağız dalaşmaları kavgalar artıyor ve toplum geriliyor.

Bizler de yazıyoruz, okumuyorlar. Okuyorlar anlamıyorlar, Alınganlık gösteriyorlar. Eleştiriyoruz, dikkate almıyorlar, çözüm üretmiyorlar.

Ve yaşadığımız bu güzel şehir, kocaman bir Sağırlar Köyü'ne dönüşüyor. Sonunda günümüzdeki Yargı da Ramazan Bayramı'nı ilân etmese de “yakında Kurban Bayramı, postunuzu aman kaptırmayın” diyerek postu kaptırmama, postu deldirmeme yarışına dikkat çekebiliyor.

En iyisi, ruhumuzu, bedenimizi ve de kulaklarımızı yeniden temizlemek

 

HEM NALINA HEM MIHINA

ULTRASON CİHAZI

Refikimiz Konya Postası başlık atmış: “Hayvan Pazarlarına Ultrason Cihazı Konulsun” diye. Amaç Türkiye'de gebe kurbanlık satışlarının önüne geçmek ve engellemekmiş.

Bence güzel teklif. Ama bununla yetinmemeli. Hayvan satış yerleri daha hijyenik duruma getirilmeli, satılan kurbanlıklar yıkanıp temizlenmeli, kınalanmalı, güzel kokular sürülmeli, ağız ve diş bakımları yapılmalı. Kurban olması için önceden psikolojik olarak hazırlanmalı. Tekbir ve telbiyelerle kulaklarına Bayram hazırlığı sağlanmalı.

 

TAHİR BAŞKAN

Büyükşehir Belediye Başkanımız Tahir Akyürek, Konyaspor'a destek olunması için bütün Konyalılara seslenmiş: “Konyaspor kartı alın” demiş.

Başkanıımızı çalışmıyor diye eleştirenler utansın.

Baksanıza Konya'nın içi tozdan dumandan geçilmiyorken, gürültüden patırtıdan geçilmiyorken nasıl da çalışıyor.

İnşallah Tahir bir kente Tahir Başkan sayesinde ulaşacağız.

 

                                                                       GÜNÜN SÖZÜ

ÖNCE HAKK'I ÖĞREN SONRA KİMİN HAKLI OLDUĞUNU ÖĞRENEBİLİRSİN.

                                                                                                                               Hz. Ali(r.a)