“Eskiden bütün sıkıntılar yokluktandı, şimdi ise varlıktan” diyordu aile hekimim. Öyle mi diye sordum, tedavi için gelen, bizi dinleyen genç bir hanım kardeşimize? ”Maalesef doğru, şimdi hepimiz lüksümüzün fakiriyiz. Her şeyimiz var gibi ama hiçbir şeyimiz yok” diye cevap verdi.

İşte tam bir yazı konusu dedim. 

Her şeyimiz vardı, ama mutlu değildik, her şeyimiz vardı sıkıntıdaydık.

Arabamız, katımız, yatımız, villamız, kasalarda paramız her şeyimiz vardı ama sağlığımız, huzurumuz yoktu. 

Gözümüz de doymuyordu ne hikmetse? Hep daha fazlasını istiyorduk. Şanlı Peygamberimiz (sav) “İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, iki vadi dolusu altınım olsun ister. İnsanoğlunun gцzьnь ancak toprak doyurur” sözünü haklı çıkarır gibiydik.

Ama mutluluğu kaybetmiş, mutluluğu spor, müzik ve eğlencede aramaya başlamıştık. At yarışlarında, horoz döğüşlerinde, şans oyunlarında heyecan ve şans aramaya adamıştık kendimizi. Ama şansımız da yoktu, heyecanımız da.

Gayri meşru işlerde muhabbet ararken, sonuçta elimize geçen hep adavet oldu, düşmanlık oldu. Onu da beceremedik, kendimizi ve karşımızdakini helak ettik.

Kainâtın Efendisi “Dьnyalık işlerinizde kendinizden aşağıdakilere, ahiretle ilgili işlerinizde kendinizden yukarıdakilere bakın”  derken; biz her zaman tersini yaptık. İyimser olmayı unuttuk. Kötümse olduk. Bardağın dolu tarafını değil de hep boş tarafını gördük.

Görmekle kalmadık, gösterdik. Göstermeye çalıştık.

 Ayağı olmayanları görmedik, marka ayakkabımız yok diye ağladık, zırladık.

Kendimizden ağır hastaları, gece gündüz inleyen dertli insanları görmedik, elimize bir diken battı diye isyan ettik, şikayet ettik.

Elimizde var olana şükretmeyi unuttuk.

Allah'ın bizlere verdiği sayısız nimetin içinde yüzerken, günah deryasında boğulduk.

Bir gözümüzün, bir elimizin, bir dişimizin, bir kulağımızın kıymetini bilemedik.

Yürümenin, oturmanın, kalkmanın, konuşmanın, anlamanın, tutmanın, bırakmanın, yazmanın, çizmenin, gezmenin, uyumanın, uyanmanın, yemenin, içmenin, hazmetmenin, boşaltmanın, çıkarmanın ne büyük nimet olduğunu elimizden çıkmaya başlayınca anladık.

Evet, görmenin, işitmenin, dokunmanın, koklamanın, hissetmenin bizi ayakta tutan en büyük nimetler olduğunu sonradan hatırladık.

Çokluk içinde yokluk çektik. Çokluğumuzu yokluğa çevirdik. Daha yok mu? Daha yok mu? Diye adeta inledik.

Yanımızdaki, elimizin altındaki, karşımızdaki bizi mutlu kılacak değerlerimizi         fark etmedik. 

Eşimizi, annemizi, babamızı, çocuklarımızı görmedik, hep ihmal ettik. İşimize, arkadaşımıza ayırdığımız zamanlarımızı onlar için ayırmadık. Evlerimizi bir otel gibi, bir lokanta gibi kullanmaya başladık. Komşularımızla zaten yabancılaştık, bayramlarda bile birbirimizden uzaklaştık.

Lüks apartmanlarda şairin,

“Ьst ьste insan tьrь

Bu ne hayat gцtьrь,

Yakınlıktan цtьrь

Kaзıp gitmiş yakınlık” dediği gibi birbirimizden kaçtık.

Şükretmeyi, sevmeyi, sevilmeyi, gönül almayı, derya gönüllü olmayı, merhametli, geniş yürekli olmayı unuttuk.

Kendi kıyametimizi ve toplumsal kıyametimizi hızlandırmak istemiyorsak, bizi biz yapan, bizi ayakta tutan değerlerimize, fabrika ayarlarımıza bir an önce dönmek, kendimize gelmek zorundayız.

Yani varlığımıza şükretmek, yokluğumuza sabretmek, sahip olduğumuz nimetlerin kadrini ve kıymetini bilmek mecburiyetindeyiz. Bu da sevgiyle, merhametle, kanaat ve şükürle, derya gönüllü olmakla, kul olmaya çalışmakla mümkündür.

                                                       GЬNЬN SЦZЬ

İKİ ŞEY YIKAR İNSANI; DOSTUNDAN GELEN İHANET, DÜŞMANINDAN GELEN MERHAMET.

                                                                                        M.Celaleddin-i Rыmо

 

KAMİL BİRCAN   07.10. 2015