Bazı insanlar vardır ki yaşadıkları yerleri değil, geçtikleri gönülleri vatan bilirler. Ve bazı yolculuklar vardır ki bir kişinin kaderi gibi görünse de aslında bir milletin, bir ümmetin, hatta insanlığın rotasını değiştirir. Hazreti Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Belh’te başlayıp Konya’da kemale eren hayat yolculuğu da böyle bir yolculuktur. O göçen bir âilenin çocuğu değil, ilmin gölgesinden hikmetin semasına yükselen bir ruhun adımlarını temsil eder. Onu anlamak; bir şehrin sokaklarını değil, bir insanın iç âlemini dolaşmayı göze almaktır.

Belh: Mevlânâ’nın doğduğu Belh şehri, o dönem İslam coğrafyasının parıldayan ilim merkezlerinden biriydi. Belh’te atılan ilk adım, onun zihnine ilmin ateşini; gönlüne de hakikatin tohumunu düşürdü. Henüz çocukluk çağlarında babası Bahâeddin Veled’in ilim meclislerinde nefeslenen bu ruh, kaderin hazırladığı uzun yolculuğun ilk sayfalarındaydı. Bir yanda Moğol istilasının ayak sesleri, diğer yanda bir hakikatin taşıyıcısı olan bir ailenin yola çıkma kararı… Mevlânâ için dünya, daha o vakitlerde öğrenilecek büyük bir kelâm kitabı gibi açılıyordu.

Şam: Belh’ten ayrılıp Şam’a varış, bir göçten çok bir genişleyiştir. Şam; ilmin, kültürün, kelâmın, tefsirin, hadisin birbirine karıştığı bir medeniyet pazar yeriydi. Genç Mevlânâ burada fikirler arasında yürürken, her sorunun altında bir sır, her cevabın ardında yeni bir kapı buldu. Nefeslerde lezzet, idraklerde derinlik vardı. Şam onun zihnini büyüttü, kelamını genişletti. Şehir adeta bir hamur gibi onu yoğurdu; sonra kader elleriyle yeniden yola sürdü.

Malatya: Malatya dönemi, onun adımlarının derinleştiği; düşüncesinin toprağa biraz daha kök saldığı zamandı. Bu şehirde karşılaştığı yüzler, dinlediği sözler, dokunduğu hayatlar ona insan denilen varlığın çeşitliliğini gösterdi. Bir gönlün genişliğinin, bir şehrin sokaklarına değil; bir insanın merhametine bağlı olduğunu öğrendi. Malatya, Mevlânâ’nın iç dünyasında yeni pencereler açtı; hakikate giden yolun haritası biraz daha belirginleşti.

Kayseri: Kayseri’ye varış, yol yorgunluğunun dinlendiği ama arayışın hiç eksilmediği bir menzildi. Burada Mevlânâ’nın irfanı sükût ile şekillendi; bir şehrin kül rengi sokaklarında, semanın lacivert boşluğunda insanı insan eden sükûneti öğrendi. Kayseri ona beklemeyi öğretti; olgunlaşmanın aceleyle değil, sabırla kazanıldığını hatırlattı. Bazen bir insanın hayatında durgun görünen dönemler, hakikatin en derin mayasının tutulduğu zamanlardır. Mevlânâ için Kayseri tam da böyle bir merhaleydi.

Karaman: Karaman, Mevlânâ’nın gençlik yıllarındaki en önemli duraklardan biridir. Burada evlendi, burada bir baba oldu. Karaman ona yalnızca şehir değil, hayatın ciddi sahnesini sundu. Bir genç dervişten olgun bir bilgeye dönüşen yolculuk bu şehirde sessizce derinleşti. Aile hayatının ağırlığı ve huzuru, ders halkalarının nefesi ve zamanın akışı, onu insanın hem dünya hem mana ile nasıl dengede yürüyebileceğini gösteren bir hakikat iklimine taşıdı.

Konya: Belde-i Muhayyere — bir ruhun nihayeti değil, vuslatı

Ve nihayet Konya… Sadece bir şehir değil, Mevlânâ’nın gönül atlasında bir buluşma noktasıdır. Şems’in ateşten nefesi burada değdi onun ruhuna. Bir kor gibi düştü ve içindeki benliği eritti, geriye ateşten bir sevda bıraktı. Konya; bir şehrin değil, bir hakikatin adıdır artık. Aşkın, vecdin, teslimiyetin merkezidir. Belde-i Muhayyere yani seçilmiş, mübarek şehir boşuna söylenmemiştir.

Mevlânâ’nın düşüncesi burada kemale erdi, burada semâ dönmeye; kelâm nefese; nefes şiire dönüşerek Mesnevî oldu. O artık sadece bir alim değil; gönüllerin doktoru, aşkın tercümanı, insanlığın aynasıydı.

Mevlânâ’yı anlamak, onun adım attığı şehirleri tekrarlamak değil; onun geçtiği iç yollardan geçmeye cesaret etmektir. Belh’ten Konya’ya uzanan yol, coğrafyanın değil, ruhun yoludur. Bir şehirden diğerine değil; ’ben’den ‘biz’e, ‘biz’den Hakk’a yürüyüşün adıdır.

Bugün hâlâ onun şiirinden bir beyit duyduğumuzda içimizde bir kapı aralanıyorsa, bunun sebebi onun söz değil hakikat konuşmasıdır. Mevlânâ bize şehirleri değil, insanın kendi içine yaptığı yolculuğu işaret eder.

Ve bizler, yüzyıllar sonra hâlâ onun çağrısını duyabiliyorsak; demek ki Belh’ten çıkan o ses, nihayet bizim gönlümüze kadar ulaşmıştır.