Çocukluk yıllarımızda o yılların çok bilinen Nuri Sesigüzel tarafından söylenen “Aynaya baktım saç beyaz olmuş” türküsü vardı.

Aynaya baktım saç beyaz olmuş,

Neden rengim sararmış solmuş,

Böyle değildim bana ne olmuş?

Ağla gözlerim sızla gözlerim,

Sen halıma sen halıma!

Adem Yavuz Caddesinde 50 yıldır berberlik yapan Himmet Tömtöm Kardeşimin mesleğinin gereği işyerinin her tarafında ayna bulunmaktadır. Ayna ile ilgili soruyu Himmet Tömtöm’e sormam gerekir. Dedim ve;

“Ayna kimleri tutar?

Sorusunu ben Himmet Tömtöm kardeşime sorduğumda

--- Hangi manada soruyorsun. Dedi.

--- Mesleki olarak karşılaşmışsındır. Bazı insanları ayna tutar derler. Geçenlerde bir doktor dostla bu konuyu konuştuk.

--- Doğrudur. Gerçekten ben dükkânımda böylesi rahatsız olan müşterilere rastladım. Ben hemen en son koltuğa ters istikamette oturtur. Koyu sohbete başlarım. Tabi bu esnada tıraşımı yaparım.

Demek ki, ayna tutması vardır.

Ayna tutması rahatsızlıktır. Rahatsız olanlara Cenabı Allah(cc) şifa versin!

Ancak ben buradan başka yöne bakacağım. Himmet Tömtöm’ün sorduğu üzere “Hangi manada soruyorsun?” Demişti ya.

İşte o manayı açacağım.

Ayna tutmak eylemdir. Gerçekleri ifade etme şeklidir. Hayalperestlikten öte gerçekleri işaret etmenin adıdır.

Hep pof poflamaya alıştırılmışız öyle değil mi?

Bu belki de hak etmediğimizi arzulamamızdan kaynaklanmaktadır.

Küçük okşanmalardan hoşlandığımızdan bundandır.

Rahmetli Dr. Ömer Yıldırım anlatmıştı; dedesinden para istemenin öncesinde dedesini abartılı bir şekilde över yere sığdıramazmış. Dedesi;

--- Ömer oğlum abartılı bir övgünün altında benden para isteyeceğini biliyorum. Ancak, övgülerinde hoşuma gidiyor. Konuş konuş anlat beni anlat. Dermiş.

Bizim böylesi beklentimiz yok olmasına rağmen yazıyoruz.

Mehmet Ali Tapramaz Hocam bir dörtlük paylaşmış;

“Kişnemedik arpa için at gibi,

Yapışmadık yağlı saça bit gibi,

El etek öpmedik dünyalık için,

Tasmaya girmedik uyuz it gibi!”

Türk ata sözü var; “Odunu kendi kesen iki kere ısınır.”

Düşündüğümüz gibi yaşamayız. Ancak yaşanmasını isteriz. Bunu teyit eden bir hatıramı sizinle paylaşayım. 1997’li yıllardı O zamanki Ç.Ç.B.Spor Kulübü lokalinde çay içiyordum. Rahmetli Abidin Ünal Diş Hekimi arkadaşı ile tavla oynuyordu. İşyerinden telefon geldi.

--- Başkan beş dakika ben gelinceye yerime bakıver! Dedi. Bende doktorla Abidin Ağabey gelinceye kadar bir iki el oynadık sonra kalktım. Diğer masada oturan hemşerim:

--- Başkan konuşabilir miyiz?

--- Niye olmasın buyur Ağabey! Dedim.

--- Bak Başkan ben her türlü yanlış işi yapabilirim ancak sen yapamazsın. Çünkü sen benim Başkanımsın senin öylesi lüksün yok. Senin bu tür yerlerde oyun oynamanı hoş bulmuyorum Sakın yanlış anlama ha!

--- Yok, Ağabey öyle şey olur mu? Dedim. Ben hala kahvehane benzeri yerlerde oyun oynamıyorum. O hemşerim dediği gibi yanlışı hala yapmaya devam etmektedir. Yukarıda da ifade ettiğim üzere kendimiz düşündüğümüz gibi yaşamayız ancak yaşanmasını isteriz.

Biz takım tutar gibi parti tatarız da ne kendimize ne dostlarımıza ne hemşerilerimize gerçek manada gerçekleri gösteren ayna tutamayız.

Bize tutulan aynaya bakamıyoruz ayna bizi tutuyor.

Başka ne tutuyoruz?

Tutmak daha çok elimizin bir eylemidir. Ama mecaz anlamda kullandığımız birçok tutmak vardır. Birini gözümüz tuttuğu zaman o kişi hakkındaki izlenimimiz olumludur, tutmazsa olumsuzdur. Kızdıklarımızın yakasından tutar, ondan hesap sorarız. Yolda giderken çocuklarımız bir kazaya kurban gitmesin diye ellerinden sımsıkı tutarız. Sevdiklerimizle el ele tutuşup gezmeyi severiz. Zorba birine kafa tutmak, ona karşı koymak demektir. Kimi çanak tutar, kimi adam, kimi takım...

Kimi yer tutar, kimi balık, kimini de deniz tutar. Çok üşüyünce buz tutarız. Yeteneksizlerle, tut kelin perçeminden diye alay ederiz. Tut kökünden tutku, tutanak, tutamak, tutucu, tutum, tutumlu, tutarlı, tutarsız gibi sözcükler türetilmiştir.

Derken sözü uzatmayalım.

Gelin bize gerçek manada ayna tutanları dikkate alalım. Hak olanı, doğru olanı tutalım. Vefalı olandan yana olalım.

Doğrunun yardımcısı ancak Allah’tır.