Hiç kendinize “Bir tane yiyecektim, nasıl oldu da paketin tamamını bitirdim?” diye sordunuz mu? Ya da tok olduğunuz hâlde elinizin tekrar tekrar cips paketine, çikolata kutusuna veya bisküviye gittiğini fark ettiniz mi? Çoğu zaman bu durumun ardından kendimizi suçluyor, yeterince iradeli olmadığımızı düşünüyoruz. Oysa asıl sorun her zaman irade meselesi olmayabilir. Bazen yediğimiz yiyeceklerin nasıl tasarlandığı da bu davranışta önemli bir rol oynar.

Günümüzde bazı yiyecekler yalnızca lezzetli olmaları için değil, tüketilmelerini kolaylaştıracak özellikler taşıyacak şekilde de geliştiriliyor. Özellikle yüksek oranda işlenmiş ürünlerde şeker, yağ ve tuz gibi bileşenlerin bir araya gelmesi; kıvam, aroma ve çıtırlık gibi duyusal özelliklerin özenle düzenlenmesi, bu ürünleri oldukça cazip hâle getirebiliyor. Üstelik kolay ulaşılabilir olmaları, pratik tüketilmeleri ve çoğu zaman büyük porsiyonlarda sunulmaları da tüketim miktarını etkileyebiliyor.

Burada önemli bir kavram karşımıza çıkıyor: hiperpalatabl yiyecekler. Bu kavram, yağ ve tuzun ya da yağ ve şekerin belirli kombinasyonları gibi özelliklerle son derece lezzetli ve tüketimi cazip hâle gelen yiyecekleri tanımlamak için kullanılıyor. Bu tür ürünler, bazı kişilerde daha fazla yeme isteğini destekleyebiliyor. Yani bazen aç olduğumuz için değil, yiyeceğin sunduğu yoğun duyusal deneyim nedeniyle yemeye devam edebiliyoruz.

Peki bu durum yeme bağımlılığı anlamına mı geliyor?

Aslında her fazla yeme davranışını bağımlılık olarak tanımlamak doğru değil. Yemek bağımlılığı kavramı bilimsel araştırmalarda tartışılmaya devam ediyor. Özellikle bazı kişilerin belirli yiyecekler karşısında kontrol kaybı yaşaması, yoğun istek duyması ve olumsuz sonuçlara rağmen tüketimi sürdürmesi üzerinde duruluyor. Ancak bir yiyeceği çok sevmek, zaman zaman fazla tüketmek veya tatlı isteği duymak tek başına bağımlılık diyebilmek için yeterli değil.

Yeme davranışımız yalnızca açlık ve tokluk sinyallerinden ibaret de değil. Stres, uykusuzluk, duygusal durum, alışkanlıklar, çevresel uyaranlar ve yiyeceğe kolay erişim de ne kadar yediğimizi etkileyebiliyor. Örneğin televizyon karşısında, dikkatimizi başka bir yere verdiğimizde ne kadar tükettiğimizi fark etmek zorlaşabiliyor. Büyük ambalajlar ve sürekli yiyecek reklamlarına maruz kalmak da tüketim alışkanlıklarımızı şekillendirebiliyor.

Bu noktada çözüm, sevdiğimiz yiyecekleri hayatımızdan tamamen çıkarmak veya kendimize katı yasaklar koymak değil. Çünkü yasaklar bazı kişilerde yiyeceğe yönelik isteği artırabiliyor. Bunun yerine öğün düzenini korumak, yeterli ve dengeli beslenmek, lif ve protein kaynaklarına yer vermek, porsiyonları farkındalıkla tüketmek ve yemek yerken dikkatimizi yemeğe vermek daha sürdürülebilir bir yaklaşım sunuyor.

Bir diyetisyen olarak özellikle şunu vurgulamak isterim: Her fazla yediğimizde kendimizi iradesiz ilan etmek yerine, neden o yiyeceğe yöneldiğimizi anlamaya çalışmalıyız. Gerçekten aç mıyız, stresli miyiz, alışkanlıkla mı tüketiyoruz, yoksa karşımızdaki yiyecek bizi sürekli yemeye teşvik eden özelliklere mi sahip? Çünkü beslenme yalnızca tabağımızdaki yiyeceklerden ibaret değil; yiyeceklerin üretildiği, sunulduğu ve tüketildiği çevreyle de yakından ilişkili. Sağlıklı beslenmenin yolu kendimizi iradesizlikle suçlamak değil, yeme davranışımızı anlamaktan geçiyor.