Bu hafta yazıma öncelikle bir kutlama ile başlamak istiyorum. Bugün 6 Haziran Diyetisyenler Günü, iyi ki bu mesleği yapıyorum. Danışanlarımla ve siz değerli okuyucularımızla bu bilgileri paylaşabilmek çok kıymetli. Son dönemde danışanlarımla yaptığım görüşmelerde, genellikle "ne kadar yediğimizden" çok "ne kadar kaliteli yediğimizin" konuşulması gerektiğini dile getiriyorum. Beslenmede genellikle makro besin ögeleri yani protein, karbonhidrat ve yağlar konuşulurken, çoğu zaman tabağımızdaki en büyük eksikliklerden biri, metabolik sağlığımızın en önemli anahtarı olan lifleri unutuyoruz. Günümüz modern diyeti, maalesef lif açısından oldukça fakir. İşlenmiş gıdalar, rafine tahıllar ve pratik ama besin değeri zayıf atıştırmalıklar, lif tüketimimizi çok düşük seviyelere indirdi. Peki, bu durum sadece sindirim sorunlarına mı yol açıyor? Hayır, lif sadece sindirim demek değildir.

Lif eksikliği nelere sebep olur?

Lif eksikliği, buzdağının sadece görünen kısmında sindirim sistemi şikayetleriyle kendini gösterir. Ancak buzdağının altında, kan şekeri dengesizlikleri, insülin direnci, yükselen LDL kolesterolü ve kronik enflamasyona yatkınlık gibi ciddi bir tablo yatar.

Lif, midede su tutarak tokluk hissini uzatır, bağırsaklardan geçerken toksinleri temizler ve fazla kolesterolü kontrol altına alır. En önemlisi; bağırsak floramızdaki dost bakteriler için bir yakıttır. Biz lif tüketmediğimizde, aslında kendi savunma sistemimizi "aç" bırakıyoruz.

Modern yaşam, bizi "çabuk doyuracak" ama "hızlı acıktıracak" gıdalara itiyor. Bir diyetisyen olarak en sık karşılaştığım sorunlardan biri, danışanlarımın gün sonunda yaşadığı o kontrolsüz açlık krizleri. Bu krizlerin sebebi, gün içindeki öğünlerin lif oranının yetersiz olmasıdır. Lif içermeyen bir öğün, kan şekerini bir anda tavan yaptırıp aynı hızla düşürür; bu da bizi sürekli bir şeyler yeme arayışına sürükler. Lifli bir yaşama geçiş için 4 strateji

Peki, mutfağımızdaki bu eksikliği nasıl telafi ederiz? İşte diyetisyeninizden günlük rutininize hemen ekleyebileceğiniz öneriler:

1. Tahıllardan "tam" olanı seçin: Beyaz ekmek, pirinç veya paketli atıştırmalıklar yerine tam tahıl ekmekler, karabuğday, yulaf veya bulguru mutfağınıza dahil edin.

2. Sebzeyi "eşlikçi" değil, "ana öğün" yapın: Tabağınızın yarısını mutlaka sebzelerle doldurun. Sadece salata olarak değil; fırınlanmış, haşlanmış veya zeytinyağlı olarak sebzeyi öğününüzün temel parçası haline getirin. Tabağınız ne kadar renkli ve çeşitliyse, mikrobiyotanız o kadar zenginleşir.

3. Baklagilleri beslenmenize ekleyin: Haftada en az 1 gün baklagil tüketmek, lif kotanızı doldurmanın en kestirme ve etkili yoludur. Çorbalara, salatalara veya ana yemeklere eklemek, lif alımınızı bir anda ikiye katlayabilir.

4. Atıştırmalıkları "posalı" hale getirin: Yanınızda taşıdığınız bir avuç kuruyemiş, kuru meyve veya bir adet elma/armut, hem kan şekerinizi sabit tutar hem de size ihtiyaç duyduğunuz lifi sağlar. Meyve suyu içmek yerine meyvenin kendisini tüketmek, posayı korumak anlamına gelir. Ayrıca yoğurt ve kefirinize karnıyarık otu tohumu ekleyerek lif içeriğini arttırabilirsiniz.

Lif tüketimi, sadece bir kilo yönetimi aracı değil, uzun vadeli bir sağlık yatırımıdır. Bir sonraki alışverişinizde etiketleri okurken sadece kaloriye değil, "lif" oranına odaklanın. Unutmayın, bağırsaklarınız sağlıklıysa, bütün bedeniniz sağlıklı demektir. Bugün tabağınıza ekleyeceğiniz fazladan bir kaşık baklagil veya bir porsiyon sebze, bağırsaklarınızdan başlayıp tüm metabolizmanıza yansıyan bir iyileşme sürecini başlatabilir. Sağlıkla kalın.