Gazeteci, şair ve yazar Abdürrahim Karakoç'un vefatının üzerinden 14 yıl geçti. Ülkücü dünya görüşünün tavizsiz ve istikamet sahibi yazar, düşünce ve tefekkür adamı. Mücadeleci şiirlerinin çokluğu şartlardan kaynaklanmaktadır.
Ülkücü görüşleriyle bilindi. Yaklaşık otuz defa mahkemeye verildi, bütün suçlamalardan beraat etti. Avukat tutmadı, hep kendi kendini savundu. Hiçbir iktidarla barışık olmadı. 1985 yılında gazetecilik yapmaya başladı. Büyük Birlik Partisi'nin kuruluşunda yer aldı ve siyasete girdi. Kısa bir süre sonra siyasetten ayrıldı. Niçin girip, niçin ayrıldığını bir röportajda şöyle cevaplandırdı: "Allah rızası için girmiştim, Allah rızası için ayrıldım" dedi. Rahmetli Abdürrahim Karakoç abini şiir kitaplarından bazıları:
1960: Mihriban
1965: Hasan'a Mektuplar
1969: Eli Kulakta
1973: Vur Emri
1978: Kan Yazısı
1983: Suları Islatamadım
1985: Beşinci Mevsim
1994: Dosta Doğru, Akıl Karaya Vurdu
2000: Yasaklı Rüyalar
2000: Gökçekimi
2000: Gerdanlık - I
2002: Gerdanlık - II
2002: Parmak İzi
2002: Yağmur Yerden Yağar
2007: Anadolu'da Bahar
***
Abdürrahim Karakoç'un dava anlayışı, "Bir doğrunun imanı bin eğriyi düzeltir" şiarıyla şekillenen, İslami ve Türk-İslam ülkücüsü değerlere dayalı, tavizsiz bir adalet ve hak arayışıdır. Şiirlerini insanı merkeze alarak, haksızlıklara karşı hakikati haykıran, vatansever ve Nizam-ı Alem (ilahi nizam) idealini savunan bir çizgide sürdürmüştür.
Abdürrahim Karakoç'un Dava Anlayışının Temel Özellikleri:
Adanmışlık ve Doğruluk: Kendisini davasına adamış, "bir doğrunun imanı bin eğriyi düzeltir" ilkesiyle hareket eden, eğrinin karşısında duran bir duruş sergilemiştir.
İslami ve Ülkücü Çizgi: Düşünce yapısı Ülkücü görüş ile İslami hassasiyetlerin sentezine dayanır.
Haksızlığa Karşı Duruş: Toplumsal sorunları, yoksulluğu, adaletsizliği ve inanç meselelerini şiirlerinde sert bir dille eleştirmiş, her zaman hakkı haykırmıştır.
Tavizsizlik: Hayatı boyunca inandığı değerlerden taviz vermemiş, düzen ile barışık olmamış ve "dava adamı" kimliğiyle tanınmıştır.
Nizam-ı Alem Ülküsü: "İlahi Nizam"ı yeryüzüne hakim kılma gayesi, onun şiirlerinde ve hayat felsefesinde merkezi bir yer tutar.
Yerli ve Milli Duruş: Anadolu'nun sesini, yerli irfanı ve inancı şiirlerinde yansıtan bir ozandır.
Abdürrahim Karakoç’un dava anlayışı, temelini İslam inancı ve Türk illiyetçiliği sentezinden alan, ödünsüz bir hakikat arayışıdır.
Kendisini "dava için adamış bir doğru" olarak tanımlayan Karakoç, şiirini ve kalemini toplumsal adaletsizliklere, manevi yozlaşmaya ve zulme karşı bir bayrak olarak kullanmıştır.
Zulme ve Haksızlığa Karşı Tavizsiz Duruş: Hiçbir siyasi iktidarla veya güç odağıyla barışık olmamış, yanlış gördüğü her şeyi sert bir dille eleştirmiştir. Yaklaşık 30 kez hakim karşısına çıkmasına rağmen duruşundan taviz vermemiş ve avukat tutmadan kendini savunmuştur.
Anadolu ve Halk İrfanı: Davasını seçkinci bir anlayışla değil, Anadolu insanının tertemiz inancı ve dertleriyle harmanlamıştır. Şiirlerindeki lirizm, yoksulluk, adalet ve din gibi temalar bu toplumsal sorumluluk bilincinin yansımasıdır.
Aksiyon ve Hareket: Karakoç'a göre dava, sadece sözde kalan bir fikir değil, "Vur Emri"nde de ifade ettiği gibi bir aksiyon meselesidir. Uyuşukluğu "şifa bulmaz bir illet" olarak görmüş, her zaman mücadeleci bir ruhu teşvik etmiştir.
Özetle, Karakoç için dava anlayışı; Türk milletinin manevi değerlerine sahip çıkarak dünya üzerinde adaleti ve İslami hakikatleri hakim kılma mücadelesidir.
Mustafa Everdi, şairin davasını özetle şu şekilde ifade etmekte:
“Ozanlar; bir milletin sesiydi. Düğünde toyda. Cenazede yasta. Üç telli kopuzla ezgiler, şiir olmasına şiirdi de biraz kulak tırmalayan bir yanı vardı. Sokak sokak dolaşır, destanlarını dinleyecek topluluk ararlardı. Zamanla radyo, televizyon çıktı. Müzik rafine hale, sözler gündelik aşkların terennümüne inkılâp etti. Bir tek türkülerimiz kalmıştı, Anadolu’nun hikâyesini anlatan. Her nesil kendi türküsünü yazardı. Son dönemlerde böyle bir türkü yazan çıkmamıştı aramızdan. Gerçi “Âşıklar Meydanı” diye özlemli bir çaba sürse de artık aydınlara seslenen derinliği kalmamıştı halk şiirinin. Ya da aydınlarda bu sese verecek kulak; derinliğini anlayabilecek duyarlılık kalmamıştı.”
Yiğit bir ses yürek gücüyle, kelimelerin mısra ya değil ateşe dönüşen Türkçe’nin gücüyle bombardıman ateşine tutmuştu egemenleri. Halkı hor görmek o kadar kolay değildi bundan böyle. Neticede halkın insanlardan mürekkep olduğu; milletin değerler çevresinde yaşayan azim bir insanlık olduğunu anlamak zorundaydılar. Abdürrahim Karakoç göğsünü gere gere ben varım diyebiliyordu
Ekâbirlerin anlamadıkları bir şey vardı; evet halk bir doğru oluştur(a)maz ama içinden çıkan zekaların, yiğitlerin, şairlerin, yazarların, hak erlerinin (hatta partilerin, liderlerin) doğrusunun yanında yer almasını bilirdi. O zaman meydan halka değil halka tepeden bakanlara dar gelecekti. O günler gelecekti. Abdürrahim Karakoç işte bu duygularımızı, acılarımızı, hallerimizi rafine bir dile çeviren tercümanımızdı. Bizim; halkımızın, milletimizin doğrularının sözcüsüydü.
İnsan gafil olur ama arif olması nadirdi. Bu nadirat, Elbistan topraklarından Ankara’ya bir davanın ortasına düştü. Artık dava mı onu belirliyordu yoksa o mu davayı? Anadolu’nun bozkırından gelip büyükşehirlerin varoşlarını dolduranlar, hayata, şehre, düzene dair fikirler taşıyarak bir çıkış arıyorlardı.”
O, şiirleriyle bizlere özgüven aşılamaktan vazgeçmiyordu. Üstelik değerlerimize ortak olmak için can atıyordu: “Sabrı kanaati bal niyetine/ Ekmeğe dürersen beni de çağır/ Mazlum yarasına merhem diyerek/ Gözyaşı sürersen beni de çağır”
Doğal halimizin utanılacak bir durum olmadığını; egemenlerin halka düşman tavrının, dine, dindarlığa, bizi biz kılan bütün güzelliklere savaş açtığını ondan öğrenmiş ve cürmümüze bakmadan dağa, taşa, kuşların gözbebeğine “Hak Yol İslam Yazacağız” narasını atıyorduk. Sabırsız ve aceleci tavrımıza bir bilge gibi yaklaşarak; “Ahval-i âleme kafayı takma/ Allah Kerim, sabrı elden bırakma/ İlmi düstur eyle, imanı sakla/ Gayrısı savrulan toz Balaban'ım!” kalıcı olanı hatırlatıp duruyordu. Artık şehirler, ülkeler, iktidarlar elimizin altındaydı. Ancak bir türlü sükûna ve huzura eremeyen ruhumuza; daha işin başında olduğumuzu ve aşkın bir mevsime yürümemiz için epey emek vermemiz gerektiğini de söylemişti: “Yırtıldı ruhlara çizdiğim resim/ Yazık, kulaklara sığmadı sesim/ Yaşadığım şimdi beşinci mevsim/ Çağın çilesini sırtıma sardım”
Biz de ondan ve şiirinden nasiplendiğimiz kadar kültürümüzden beslenmiştik. Aldatıcı bir iyimserliğe değil bilinçli bir hayalperestliğe açıktı.
Böyle bir şair; bu milletin öz evladıdır. Milletin içinden çıkmıştır. Ancak milletini güçlendiren bir ses olabilmek, dünyevî bütün makamlardan üstündür.
İsyanlı sukut şiirinde:
“Gitmişti makama arz-ı hâl için,
“Bey” dedi, yutkundu, eğdi başını.
Bir azar yedi ki oldu o biçim...
“Şey” dedi, yutkundu, eğdi başını.
Kapıdan dört büklüm çıktı dışarı,
Gözler çakmak çakmak, benzi sapsarı...
Bir baktı konağa alttan yukarı,
“Vay” dedi, yutkundu, eğdi başını.
Çekti ayakları kahveye vardı,
Açtı tabakasın, sigara sardı.
Daldı… neden sonra garsonu gördü,
“Çay” dedi, yutkundu, eğdi başını.
İçmedi, masada unuttu çayı;
Kalktı ki garsona vere parayı,
Uzattı çakmağı ve sigarayı,
“Say” dedi, yutkundu, eğdi başını.
Döndü, gözlerinde bulgur bulgur yaş,
Sandım can evime döktüler ateş.
Sordum: “memleketin neresi gardaş?”
“Köy” dedi, yutkundu, eğdi başını.
Yürüdü, kör-topal çıktı şehirden,
Ağzına küfürler doldu zehirden;
Salladı dilini... vazgeçti birden,
“Oy” dedi, yutkundu, eğdi başını.”
İle Anadolu insanın halini yalın bir halde anlatmaktaydı.
Oğlu Prof. Dr. Enderhan Karakoç; " Abdurrahim Karakoç, Nizam-ı Alem, İlah-i Kelimetullah davasından vazgeçmedi, o davanın derdine düştü, bununla yaşadı" "Mihriban'ın kim olduğunu babam dışında kimse bilmiyor, bizde bilmiyoruz, Mihriban'ı bulmak istiyorsanız şiire bakmak lazım" "Vatan ve Türk düşmanı,...
Prof. Dr. Karakoç; " Abdurrahim Karakoç, Nizam-ı Alem, İlah-i Kelimetullah davasından vazgeçmedi, o davanın derdine düştü, bununla yaşadı"
"Mihriban'ın kim olduğunu babam dışında kimse bilmiyor, bizde bilmiyoruz, Mihriban'ı bulmak istiyorsanız şiire bakmak lazım"
"Vatan ve Türk düşmanı, İslam düşmanı olanlar hariç herkese hakkını helal etti.
Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Enderhan Karakoç, dava adamı, şair ve yazar babası Abdurrahim Karakoç'un eğilip, bükülmediğini vurgulayarak, "Hiçbir zaman Allah rızası, hak ve hakikatın dışına çıkmadı. Nizam-ı Alem, İlah-i Kelimetullah davasından vazgeçmedi. O davanın derdine düştü. Bununla yaşadı" dedi.
Ruhu şad makamı Kevser Havuzunun başında Efendimize(SAV) komşu olsun inşallah..
Abdürrahim Karakoç abinin dava anlayışını anlatan mısralarından seçmeler sunmak istiyorum:
“Ellerin yurdunda çiçek açarken
Bizim ile kar geliyor kardeşim.
Bu hududu kimler çizmiş gönlüme?
Dar geliyor, dar geliyor gardaşım.”
***
“Ben milletim uğruna adamışım kendimi
Bir doğrunun imanı, bin eğriyi düzeltir.
Zulüm Azrail olsa, hep Hakk'ı tutacağım
Mukaddes davalarda ölüm bile güzeldir.”
***
“Kör dünyanın göbeğine
Hak yol İslâm yazacağız.
Kuşların gözbebeğine
Hak yol İslâm yazacağız.
Yola, ağaca, pınara
Esen yele, yağan kara
Yağmur yüklü bulutlara
Hak yol İslâm yazacağız.
Koç burcuna, yay burcuna
Bebeklerin avucuna
Minarelerin ucuna
Hak yol İslâm yazacağız.
Bucak bucak, köşe köşe
Kara taşa, kor ateşe
Yıldıza, Ay’a Güneş’e
Hak yol İslâm yazacağız.
Askerlerin miğferine
Kağnıların tekerine
Buda’nın tunç heykeline
Hak yol İslâm yazacağız.
Her kapının eşiğine
Her sofranın kaşığına
Balaların beşiğine
Hak yol İslâm yazacağız.
Herkes duyacak, bilecek
Saklanmaz gayri bu gerçek
Yaprak yaprak, çiçek çiçek
Hak yol İslâm yazacağız.”
***
“İman kaynağımdır, tevhid havuzum
İslâm'ın dışında arama beni.
Muhammed'ül-Emin tek kılavuzum
Putların peşinde arama beni.
'Hak kelâm' duyduğum, kitap Kur'an'dır
Başka yok! Uyduğum kitap Kur'an'dır.
Dolduğum , doyduğum kitap Kur'an'dır
Beşerin 'boş'unda arama beni.
Evet sözü verdim Bezm-i Elest'te
Şüphem yok, ayrılmam en son nefeste
Şeytanın yaptığı süslü kafeste
Papağan kuşunda arama beni.
Veli'ye, âlime hürmet ehliyim
Vahdetten yanayım, ülfet ehliyim
Tek kıble tanırım, sünnet ehliyim
Kerbela taşında arama beni.
Türk doğmuşum, Türküm... Kime ne bundan
Her mümin kardeşim, severim candan
İman baharını kovup zamandan
Zemheri kışında arama beni.”
Baki Selamlar.