Ramazan'ın en güzel anlarından biri de verilen iftar davetleridir. Çocukluk ve gençlik yıllarımızda iftar davetlerine özellikle fakirlerin kimsesizlerin gariplerin hatta halk arasında deli olarak bilinen meczupların çağrılması özel olarak getirilmesi şehrimizin güzel geleneklerinden bir tanesiydi.
Özellikle eş, dost, akraba ve komşuların birbirlerini evlerde verilen iftara davet etmesi, iftar sevincini birlikte yaşaması ayrı bir heyecan ayrı bir coşku vesilesiydi.
Her aile, her ev yapmış olduğu iftarını, iftar sofrasını sevdikleriyle paylaşırdı. Kimse tek başına olmak istemez, çoklukta, birlikte ve beraberlikte ayrı bir bereket olduğunu bilerek hareket ederdi. Evin hanımları anneler, gelinler, kızlar hiçbir zaman yapılan davetlerden şikâyetçi olmazlar, isteksiz hareket etmezler, yüksünmezler, severek, isteyerek hazırlık yaparlar, hizmet ederlerdi.
Çocuklar misafire hizmet etmeyi, Hoş geldiniz, nasılsınız demeyi, havlu tutmayı, su dökmeyi, ayakkabı çevirmeyi, çay dağıtmayı, şeker uzatmayı, seccade sermeyi, müezzinlik yapmayı, dua etmeyi, sohbeti, misafir uğurlamayı güle güle, hayırlı akşamlar demeyi böyle zamanlarda öğrenirlerdi.
Fakir ve muhtaç aileler bile yakın komşularını, akraba ve tanıdıklarını, çocuklarının okul arkadaşlarını iftara alırlar, yemezler yedirirler, içmezler içirirlerdi.
İnsanlar belki fakirdi ama gönüller zengindi. Sevgi vardı saygı vardı. Bugün olduğu gibi özel tesislerde, Hotel ve Motellerde ya da geniş bahçeli lokanta, toplantı ve düğün merkezlerinde, saraylarda değil evin bahçesinde toplanılır, neşe içinde yenilir içilir, dualar edilirdi.
Bugünkü gibi sadece zenginlerin çağrıldığı, özel menülerin hazırlandığı değil, herkesin, özellikle fakir ve kimsesizlerin çağrıldığı, külfetsiz gösteriş ve tantanasız sade sofralarda helâl lokmalar ikram edilirdi.
BAKIRCI HOCA'MIZIN İFTARI
İlahiyat'ta son sınıfta okuduğumuz yıllardı. Sıcak bir Ramazan yaşıyorduk. Meram Uzunharmanlar, İğdeli Camii'nde, görev yapıyordum. Evli olduğum için okuldaki bekâr arkadaşlardan bir kısmını ve bazı Hocalarımızı iftara davet ettim. Sağ olsunlar geldiler. Eşim ve ailemizin diğer kadınları akşama kadar yemek hazırlamışlar, mükellef bir sofra ortaya koymuşlardı. İftardan ve duadan sonra Mehmet Bakırcı hocamız, yemek çeşitlerinin çokluğundan ötürü Evdekilere çok eziyet etmişsin, yazık diye eleştirince Hocam Konya'nın âdeti böyle, hem sen de bir davet yap da görelim, davet nasıl olurmuş bir göster deyiverdim. Mehmet Bakırcı Hoca:
Tamam arkadaşlar, haftaya bizdeyiz. Sizlere karpuz peynir yedireceğim, hepiniz davetlisiniz diyerek evde bulunan herkesi davet etti.
Ben kendi adıma Bakırcı hocamızın iftar vereceği günü iple çektim. Hocamız her ne kadar karpuz peynir dediyse de iftarın önünde, arkasında, sağında ve solunda mükellef bir sofra, çeşit çeşit yemekler, çorbalar, etliler, sütlüler, tatlılar, börekler hazırlatır diye düşündüm. Hocamız da sonuçta Konyalıydı.
Beklenen gün geldi ve iftardan önce Bakıcı Hocamızın Hacıfettah Mezarlığının karşısındaki evinde toplandık. Güzel bir sohbet ortamı vardı. Gündem her zaman ki gibi Kur'an'dı. Allah uzun ömür versin, Mehmet Bakırcı ve kardeşi Saffet Bakırcı hocalarımızın gündemi her zaman Kur'an olmuştur. Halen de öyle devam etmektedir.
İftar yaklaştıkça benim beklentilerim artıyordu. Tepsilerde kesilmiş karpuzlar görünmeye başladı. Ardından çökelek dediğimiz peynir tepsileri ve yufka ekmekler. Yer sofraları serildi, geniş siniler yerleştirildi.
Ortada ne bir çorba, ne bir yemek, ne bir tatlı hiçbir şey yoktu, kokusu da duyulmuyordu. Ama ben biraz sonra, az sonra gelir beklentisiyle ve umuduyla, ezana kadar, iftara kadar, hatta iftardan sonra belli bir vakte kadar bekledim. Ama karpuz ve peynirden başka hiçbir şey gelmedi. Neler ummuştum ve sonuç ne olmuştu. Nefsim, arzu ve isteklerim müthiş bir tokat yemiş, büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım. O günü ve o iftarı asla unutamam.
Aslında Bakırcı Hocamız, verdiği sözü tutmuştu. Karpuz peynir demiş ve dediğini ikram etmişti.
Başlangıçta umduğumu bulamadığım için, aldığım her karpuz dilimi ve peynir lokmaları boğazımda düğümlenirken, daha sonra yıllardır unutamadığım bu ders sayesinde bala ve kaymağa dönüşmüştü. Bu iftar sofrası, sıra dışı olan bu iftar sofrası bir gök sofrası olarak adeta ölümsüzleşmişti.
HEM NALINA HEM MIHINA
HAYVANLAR ORUÇ TUTMAZ
İstanbul'un meşhur hocalarından Cemal Efendi bir Ramazan günü, camii kürsüsünde cemaatine şöyle anlatır:
Aziz Cemaat! Dün eve giderken pide alıp hanıma verdim, oturdum bir köşeye, kitap okumaya başladım. Biraz kendimden geçer gibi olmuşum ki hanım bağırmaya başladı:
-Hoca, Hoca! Kedi pideyi yiyor, baksana,
-Yahu hanım bırak yesin, zavallı acıkmıştır, bir daha alırım ne bağırıyorsun?
-Yok ben ona bir şey demiyorum da!
-Peki ne diyorsun o zaman?
-Baksana hayvan mübarek ramazanda oruç tutmuyor! Cemal Hoca hanıma kızdım ve seslendim diyor:
-Yahu Hanım, sen bilmez misin ki HAYVANLAR NAMAZ KILMAZ, HAYVANLAR ORUÇ TUTMAZ, bağırıp durma, bırak yesin.
Ne diyelim? Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az
SAÇMA SORULAR
Sorulan sorular, soranın bilgi ve kültür seviyesini de gösterir. Her ramazan ayı gelince, Ekran Bülbülleri hocalarımıza da garip ve saçma sorular sorulur. İşte onlardan bazıları:
Göze kaçan su orucu bozar mı?
İnternetten oyun indirmek günah mı?
İftara yakın uyumuş kalmışım. Rüyamda yemek yedim, orucum bozulur mu?
Gol yemek, dayak yemek orucu bozar mı?
Denize girsek orucumuz bozulur mu?
Bu ve benzeri sorulara Mehmet İnci kardeşim Almanya'dan kızmış, diyor ki:
Onbir ay yetim öksüz hakkı yiyin, yanı başınızda Müslümanlar boğazlanırken, dilsiz şeytanlık yapıp susun, Bir sakızı dert edinin, bir denizi dert edinin, coco colalarınızı içip, dünya kupası maçlarını izleyip eğlenin, camiye gitmeyin!
Bozulmaz yavrum bozulmaz, günah da olmaz.
Kanınız bozulmuş sizin, ama orucunuz bozulmaz
GÜNÜN SÖZÜ
SANMA SIRAT GEÇİLİR, TORPİLLE İLTİMASLA
KUR'AN ÂLİMİ OLSAN, YAŞAMADIKÇA ASLA!
Cengiz Numanoğlu