Önceki gün, gazetemizin de “Tavı Kaçtı” diye manşetten duyurduğu,Âşık Veysel'in “Benim Sadık Yârim” dediği kara toprakla buluştuk. Bir grup öğretmen arkadaşla birlikte, yine bir öğretmen arkadaşımızın bahçeli evinde, bir araya geldik.

Gerçekten toprağın tavı kaçmış, sanki ellerini semaya açmış, gökten inecek rahmeti bekliyordu. Sanki yanmış, lime lime, şerha şerha ayrılmıştı.

Gökten her an inmesi beklenen, yağması beklenen yağmurlar, ne hikmetse inmiyordu, gelmiyordu. Nisan ayının da son günleri gelmiş, Mayıs ayı kapıya dayanmıştı. Ama küresel ısınma mı, başka bir neden mi nedir yağmurlar yağmıyor, seller akmıyor, Arap kızı camdan bakmıyordu işte.

Konuşmalarda, sohbetlerde duaların kabul olunmadığından, lokmaların karışıp kirlendiğinden, toplumun şükretmeyi unutup, azgınlaştığından söz ediliyor ama bir çözüm yolu gösterilemiyordu.

Evet, hayâsızlık, ahlâksızlık açıkça, alenen işlenir hale gelmiş, nankörlük hat safhaya ulaşmıştı. Belki de bu yüzden rahmeti hak etmiyorduk.

Herkes yağmurun yağmamasından bir başkasını suçlar gibi ahkâm kesmeye devam ediyordu. Birileri Mülk Sûresi, “De ki, söyleyin bana! Eğer suyunuz yerin dibine çekilecek olsa, artık size kim bir akar su getirebilir?” son âyetinden, yağmuru verecek olanın Allah olduğundan söz ediyordu.

Bir başkası ise Vâkıa Sûresinin 68, 69, 70. âyetlerinden “Peki, söyleyin bana, içmekte olduğunuz suyu! Onu buluttan siz mi indirdiniz, yokksa indiren biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu acı bir su yapardık; o halde şükretmeniz gerekmez mi?” diye örnekler vererek açıklamalarda bulunuyordu.

Evet, toprak suya hasretti. Bir de kıymetini bilene, çalışana, ekene ve dikene, alınlarından ter akıtacak olanlara hasretti.

“Toprak berekettir, su berekettir, koyun, keçi berekettir, çalışan, kazanan Allah'ın sevgilisidir”diyen Âlemlerin Efendisi'nin sözünü işitip üretenlere hasretti kara toprak.

Toprak yani yer, yani yeryüzü. Toprak, cömertti.

Toprak, Allah'ın izniyle ve dilemesiyle bire on, bire yüz, bire yedi yüz vermeye hazır vefakâr anamızdı.

Kısmetindir yer yer gezdiren seni

Göklere çıksan da sonunda yer, yer seni

Onun için onun adı oldu yer,

O, insanı kendi besler, kendi yer”denilen ilk ve son durağımızdı.

Evet, dün, bir çocuk bayramı akabinde öğretmen arkadaşlarla toprakla buluştuk. Toprağın nabzını, toprağın sesini bir kez daha dinledik. Bizi en sonunda bağrına basmaya hazır gibi bekliyor ve bizimle konuşuyordu.

Âşık Veysel gibi “Vefa bende, fayda bende, her türlü istedikleriniz bende” diyordu. Bize et, bize süt veriyor, her türlü meyveyi bizim için üstünde yetiriyor, bizi tepesinde götürüyordu. Bizi omuzlarında bir baba gibi taşıyordu.

O, kazmayla karnını yarsak ta, tırnaklarımızla yüzünü yırtsak ta bizi güllerle karşılıyor, “Bana ne ekersen onu biçersin” diye sesleniyordu.

O, kendisine verdiğimiz bir çekirdek, bir tohum karşılığında dört bostan veriyor, Hakk'ın bitmez ve tükenmez hazinesini içinde gizliyordu.

O, kusurlarımızı gizleyen, yaralarımıza merhem olup düzleyen, kollarını açıp yollarımızı gözleyen bir sevgili, bizleri en sonunda bağrına basacak sadık bir yârimizdi.

O, bugünlerde Rabbimizden en az bizim kadar, hatta daha fazla rahmet bekliyordu.

Onun için, kendimiz için, yeryüzünde yaşayan tüm yaratılmışlar için Rabbimizden rahmet isteyelim. Dua edip isteyelim, yalvarıp, yakarıp, tövbe edip alnımızın teriyle, içtenlikle, riyâ ve gösterişten uzak bir şekilde gözyaşlarımızla isteyelim.

“Ey Resûlüm deki:  “Eğer duanız olmasa, Rabbim ne diye size ehemmiyet versin?” (Furkân:74)

Unutmayalım ki, ancak dualarımızla değer kazanabiliyoruz.

                                                     GÜNÜN SÖZÜ

BİZİ UYARMAZSANIZ SİZDE HAYIR YOKTUR, UYARILARINIZI DİNLEMEZSEK BİZDE HAYIR YOKTUR.

                                                                                                  Hz. Ömer(r.a)