Sabah Gazetesinde seksenli yıllardan yazılarını zevkle okuduğum takip ettiğim Yavuz Donat köşesinde başlık atmış; “CAMİNİN MUMUNU YİYEN KEDİNİN GÖZÜ KÖR OLUR.”
Şimdiki kedilerin gözü hiç kör olduğu falan yok….
Rahmetli Hatunun Dedesi Hacı Abdullah Kılıçaslan Dede de; “Vakıf arazisinde uçan kuşun kanadı yanar.” Derdi.
Eeee esi besi yok.
Torpille işe girmek, hak edenin önüne geçmek demektir. Bu “gasp” ve “zulüm” kapsamına girer. Zulümden elde edilen gelir de “meşru” olmaz. Torpil hak gaspıdır kul hakkıdır. Biliyorduk.
Ancak, Diyanet Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi İdris Bozkurt: “Kopya veya torpille girilen işten elde edilen kazanç, helaldir. Fetvasını veriyor hani derler ya bu ne perhiz ya bu ne lahana turşusu değil mi? Yani bu deyim daha çok sözleri ile yaptıkları taban tabana zıt olanlar için söylenir…
*
Karaman’dan Mustafa Uysal Hocam “Dostlarım” diye şiire dökmüş;

Dostlarım, diyorum lafın gelişi.
Şurda başka, orda başka gülüşü.
Kaz gelecek yere tavuk verişi.
Tilki, karakterli, ulan dostlarım.

Allah a havale eyledim, sizi.
En yüce, makama söyledim sizi.
Ağlatan kim, cümle, yetim, öksüzü.
Âlemi ukbada görün dostlarım.

Uysal hoca, bilmez lânet okumak.
Hepinizi benden, uzak etsin hak.
Hoca boş ver, sende kalemi bırak.
Sahtemi, sahteymiş, senin dostların.


Kulakları çınlasın lisede fizik hocamız; Tecrübe yenen kazıkların bileşkesidir. Derdi. Koca Osman vekilimin ifade ettiği gibi tecrübe bizlere çok pahalıya mal oldu.
Bizler her koşulda doğru olduk ve doğrudan yana olduk. Öyle ya doğru sözü doğru olmayı kıyamete mi bırakacaktık. Dünün sözde mücahitleri bugünün müteahhitleri oluverdiler. Falanlara filanlara da rahmet okuttular.
Şimdi bize yalancı emziğe sürdükleri lokum, artık ben yokum. Diyoruz diyorsunuz değil mi? Kalemine yüreğine emeğine sağlık saygıdeğer hocam!

**
Alıntı yapmışım ve sizlerle paylaşmasam dosyamda beklese iyi olmaz. Dedim ve paylaşıyorum.
“”Akıl hastanesinin bahçesinde sigara içiyordum. Merakımdan sanırım, bir şekilde orada buldum kendimi. Kendi halinde, oldukça normal davranan, yüz çizgilerinden kırklarında olduğunu düşündüğüm bir adamla göz göze geldik. Ben bir kaç kafamı çevirsem de, o gözlerini üzerimden hiç çekmedi. Kıyafetlerinden anladığım kadarıyla misafirdi orada, hasta demeye dilim varmıyor şimdi.
Önce biraz çekindim, sonra cesaretimi toplayıp küçük adımlarla yaklaştım yanına.
"Sigara versene" dedi hemen.
Sigarayı uzatırken "neden buradasınız?" demiş bulundum.
Sigarasını yaktı, tekrar gözlerini dikti üzerime. Kırpmıyordu bile, ürkmedim desem yalan olur. "İyi günler" dileyerek uzaklaşmaya karar verdim. "Belki de yanlış bir soru sormuşumdur. Belki canını sıkmışımdır ya da ne bileyim adam deli işte!" diye geçirdim içimden.
"Sen neden burada değilsin?" diye bağırdı arkamdan. Öyle bir bağırdı ki, arkamı dönmeye korktum. Cinnetle bağırır gibi..
Döndüm yüzümü, olduğum yerde, yaklaşmadan baktım yüzüne.
Bu sefer sesini daha da yükselterek, tekrarladı;
"Sen neden burada değilsin?
Onca sahtekârın, onca vicdansızın, onca ihanetin içinde durabilmeyi nasıl başarıyorsun? Çocukların vurulduğu, çiçeklerin koparıldığı, sevgilerin harcandığı, umudun tükendiği, renksiz, yapay bir dünya var dışarıda.
Uyuşmadan uyum sağlayamadığım, gürültüsünden uyuyamadığım. Kirli, kibirli, kaba bir dünya var. Çıkarları uğruna seni çakıyla son model bir arabayı çizer gibi çizecek binlerce insan var. Kanını emecek bir sürü vampir. Sana kullanılıp, köşeye atılmış pis bir mendil gibi hissettirecek bir sürü katil.
Sen neden burada değilsin?"