Telefonumuzdan başımızı bir kaldırabilsek; çevremizdeki kuşu, böceği, ağacı, gökyüzünü, yıldızları ve çiçekleri fark edebileceğiz. Yanı başımızda büyüyen çocuklarımızın ve ıskaladığımız o akıp giden hayatın nihayet idrakine varacağız.

Sosyal medyanın adındaki o "sosyal" kelimesinin ipine tutunup sanal âlemin sahnesine çıkmak; beğeni almak ve takipçi artırmak için ekran başında vakit öldürmek bizi gerçekten sosyalleştiriyor mu? Siber âlem, bilinmeze doğru atılmış bir kement gibi. Onu avucumuzun içinde tuttuğumuzu sandığımızda, aslında onun tarafından yutulduğumuzu bile fark edemiyoruz.

En büyük sermayemiz olan çocuklarımızın eline akıllı telefonları verip; onların ekran kilidini açmalarındaki, sayfaları kaydırmalarındaki becerileriyle gurur duymayı da ihmal etmiyoruz. Çocuklarımızın ekran başında yalnızlığa gömülmelerinden rahatsızlık duymuyoruz. Oysa onların parklardan, sahalardan ve oyun alanlarından kopması sonucu ortaya çıkacak ruhi ve bedeni rahatsızlıklar, bugün çoğumuz için bir anlam ifade etmiyor.

Adı "sosyal" medya ama insanları sosyalleştirmede sınıfta kalıyor. Söz gelimi, yaşı 40’ın üzerinde olanlar hatırlar: Çocuklar oynadıkları oyunlarla hem sosyalleşir hem de sağlıklı bir şekilde büyürlerdi. "Yağ satarım bal satarım", "Ustalar ölmüş ben satarım" diyerek mendil kapmaca oynarken; takımlara adam seçerken, mızıkçılık yapanı oyundan çıkarırken, ip atlarken, "kutu kutu pense" oynarken ya da futbol maçında ofsayt tartışması yaparken gösterilen o performansı ve enerjiyi bugün kaç çocuğumuz gösterebilir? O çocuklar hem üşür hem "kürklerini" giyerlerdi; tekerlemeler söyler, "Çamlıbel’den yayan çıktım" diye türküler mırıldanırlardı.

Bugün "akıllı" olarak tanıtılan ama gerçekte bizi aptallaştırdığı iddia edilen bu telefonları yok sayamayız. Ancak sanal dünyayı bir "klavye mücahidi" ya da bir trol ordusunun neferi olarak kullanmak; anonim kimliklerin arkasına saklanıp sırf beğeni almak için her aklımıza geleni paylaşmak büyük bir vebaldir.

Akıllı telefon ya da sosyal medya kullanılmalı mı? Evet! Ama insan olduğumuzu, bir vicdan taşıdığımızı ve en önemlisi; biz görmesek de bizi gören bir iradenin varlığını bilerek kullanmalıyız. Sohbetin iyileştirici gücünü ve diriltici nefesini unutmadan... Gözlerin kalbin aynası olduğunu fark ederek; bir mimiğin, bir jestin, bir duruşun tesirini hatırda tutarak; "insan insanın yurdudur" inancıyla hareket edersek bu sınavda başarılı olabiliriz.

Elimizdeki telefona bakıp yanımızdakini uzaklarda arayarak depresyondan nasıl kurtulacağız? Makinelerin merhameti olmadığını bilmeli; insan kalarak telefonlarımıza ve sosyal medyaya bir sınır koymalıyız. Yeryüzünde bir "halife" olduğumuz bilinciyle hareket edersek bu dijital zincirleri kırmış oluruz.

Makinelere ve sosyal medyaya mesafe koyalım ki gerçek mesafelere ulaşabilelim. Ekranlardan kafamızı kaldırıp etrafımıza bakalım ve yeni bir yolculuğa çıkalım.

O yolculuk günü, bugün ve bu an olsun.

Selam ve dua ile…