Dil, insanlar arasında iletişimi sağlayan en önemli vasıtadır. İnsanlar, duygu ve düşüncelerini, sevinçlerini, kederlerini, ideallerini hep dil dediğimiz varlıkla ifade ederler.

Dil, canlı bir varlıktır. Aynı insanlar gibi doğar, gelişir ve zenginleşir. Bu arada işine yaramayan bazı kelimeleri atar ve kullanma alanına yeni kelimeleri dahil eder. Bu dilin tabi bir halidir. Bir düşünceyi daha iyi ifade edecek bir kelime ortaya çıktığı zaman yazarlar ve edipler bunu eserlerinde kullanarak konuşma ve yazı diline geçirirler. Dilde, kelime türetme o dilin kaidelerine uygun olarak yapılmaktadır. Dilin genetiğine yapılan her darbe o dilin can damarını kesmek, işlevini yitirmesine sebep olmak demektir.

Türk milletinin dili olan Türkçe, asırlardan beri oluşmuş kendine has usul ve kaideleri olan köklü bir dildir. Bu dilin yapısını bozmak, gelişmesine engel olmak, usulüne ve kaidesine uyulmadan kelime türetmek Türk milletine yapılan en büyük ihanetlerden biridir.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin resmi dili Türkçedir. Selçuklu Devletini bir kenara bırakacak olursak hemen hemen kurulan her Türk devletinde devletin resmi dili Türkçe olmuştur. Alfabe değişikliği olmuştur. Ama ifadeler, meramı anlatma hep Türkçe ile olmuştur. Dilde bazen kelime alış verişinde ağırlaşmalar olmuştur. 16. Yüzyıldan 19 yüzyıla kadar dilde Arapça ve Farsça kelimelerin çokça kullanılması dili olumsuz yönden etkilemiştir. Fakat devletin kuruluşundan itibaren bütün yazışmalar Türkçedir. Verilen ilmi, edebî ve dini eserlerin %60'ı Arapça ve Farsçadan oluşmaktadır. Medreselerde okutulan derslerin çoğu Arapçadır.

Osmanlı Devletinin kuruluş dönemine ait belgeler çeşitli yangınlar ve tahripler sonucunda yok olmuştur. En eski belge 1533 tarihli Kanuni Sultan Süleyman Han dönemine ait bir belgedir. Resmi belgelerdeelkab ve dua cümleleri çıkartılırsa ibareler Türkçedir. Esas mevzu da anlaşılamayan hiçbir ifade yoktur. Ayrıca belgeler o dönemde kullanılan Türkçenin kaidelerine göre yazılmıştır. Mesela hizmet, kelimesinde “z “harfi yerine “d” kullanılmıştır. Yoksa kelimesinde “k” harfi “h” ile yazılmıştır. Bu gibi ifadeler o dönemde Türkçenin geçirdiği evrelerini göz önüne koyar.

19 ve 20 yy.la gelindiğinde o dönemin aydınları dilde sadeleşme yoluna gitmişlerdir. Bütün Türk Dünyasındaki Türklerin birbirlerini anlayabilecek bir şekilde Türkçedeki yabancı unsurların atılması ve Türkçenin kaidelerine uygun kelime türetme yollarına gidilmiştir. İbrahim Şinasi, Ebüzziya Mehmet Tevfik, Namık Kemal'le başlayan dilde sadeleşme ve Türkçenin özüne dönüşhareketleri, ileriki dönemde Milli edebiyatın oluşmasında bir temel görevi üslenmiştir. Milli Edebiyat Akımının öncülerinden Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Refik Halit Karay, Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Mehmet Fuat Köprülü, Yahya Bemal Beyatlı gibi edebiyatçılar sade Türkçe ile eserler vererek Türk dilinin dinamikleşmesine, zenginleşmesine ve gelişmesine katkıda bulunmuşlardır.

Özellikle Ziya Gökalp, halkın benimsediği, kullandığı Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin sadeleştirme adı altında çıkarılmasına karşı çıkmış, dilin kısırlaştırılmasının önüne geçmiştir.

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde yine dil meselesine çok önem verilmiştir. Anayasada Devletin yönetim şeklinin Cumhuriyet, resmi dilinin Türkçe olduğu, bayrağının rengi ve şekli,ebatı belirlenmiş, bunlar değiştirilemez hükümler haline getirilmiştir. Eğitim ve öğretimin Türkçe yapılmasına dair yönetmelikler hazırlanmıştır. Yabancı okulların dahi müfredatına Türkçe dersleri sokulmuştur. Ayrıca yabancı okullar titizlikle takip edilmiş, en ufak bir misyonerlik faaliyetlerine izin verilmemiştir. Maalesef Atatürk'ün vefatıyla birlikte milli politikalardan vazgeçilmiş, milli eğitim ve öğretimde sapmalar, çözülmeler meydana gelmiştir.

Günümüze geldiğimizde karşımızda bir Kürtçe çıkartılmakta, sanki devletin resmi dili imiş gibi muamele görmesi istenmektedir. Sormak gerekir, Kürtçenin kendine ait geçirdiği evreleri var mı, bir edebiyatı var mı? Yok. Hükümet eliyle, bizden toplanan vergilerle zoraki bir Kürt dili yaratılmakta ve Türkçenin köküne kibrit suyu dökülmektedir.

Başbakanımız Kürtlere şirin görünmek için Kürtçe sözlük alacakmış, Kürtçe öğrenecekmiş!

Ne yapalım, her halde hayırlı olsun, Allah zihin açıklığı demek düşer bizlere. Ama üzüldüğüm nokta şudur ki içinden çıktığı toplumun değerleriyle ters düşmüş olması. Devlet ondan Kürtçe eğitim değil Türkçe eğitim ve öğretim ister. Türkçeye rakip değil, Türkçeye katkıda bulunmasını, Türkçenin zenginleşmesine yardımcı olmasını ister. Türkçenin gelişme yollarını tıkamamasını ister.

Bir devletin bir tek resmi dili olur. İkiliği ve bölünmüşlüğü asla kabul etmez. Biz bu toprakların bin yıldır hâkimi olduğumuza göre resmi dilimizin de Türkçe olmasından daha doğal ne olabilir?

Devletimiz Türk devletidir ve resmi dili de Türkçedir. Bunun yanında başka dilleri resmi dil gibi muamele görmesi son derece sakıncalıdır. Bu devlette egemenlik hakkının da paylaşılması demektir ki bu asla kabul edilemez bir durumdur. Hâkimiyet Türklerindir ve Türklerde kalacaktır.