Çocukluğumuzda ilkokullarda yerli malı haftası yapılırdı. Aralık ayının 12-18 arası yerli malı haftası yapılır, her öğrenci evinde olan kuru ve yaş yiyeceklerden bir şeyler getirir, sonra ortaklaşa yenirdi. Sınıftaki sıralar birleştirilir, öğrenciler öğretmenleriyle birlikte oturur, yerler içerlerdi. Sınıfımızda yerli malı ile ilgili şiirler okunur, öğretmen yerli malı kullanmanın ülke ekonomisine katkılarına dair bir konuşma yapar, paylaşmanın, tutumlu olmanın ve yardımlaşmanın önemine değinirdi. Özellikle kuru yemişler harmanlanıp tabak tabak sıralara konulduğu vakit, evlerinde o yiyecekten bulunmayan çocuklar için güzel bir fırsat oluyordu. Meyve de keza öyle. Herkes kendi yöresinde yetişen meyveyi belki bulabilir; fakat başka illerden gelen meyveyi pek bulamazdı. Değişik yiyecekler herkesin ilgisini çekerdi.

Benim en çok ilgili çeken bir tekerleme vardı. Fakat ne için söylendiği o sıralarda pek anlayabilmiş değildik. Çünkü sıkıntıyı çeken anne ve babalarımızdı. Bizlere pek yansıtmıyorlardı. 

“Yerli malı yurdun malı

Herkes onu kullanmalı”

Bu tekerlemenin anlamını bu gün daha iyi anlıyorum. Hangi mağazaya gitsen bir şeyler alacak olsan hemen karşına yabancı mamuller çıkıyor. Bu günkü durum beni yine tarihin derinliklerine bir yolculuk yapmaya itti.

 Osmanlının Devleti'nin son dönemlerinde en etkili devlet adamlarından biri olan Ahmet Vefik Paşa (1823-1891), kapitülasyonlar ve dış borçlar yüzünden ekonominin gerilediğini, devletin memurların maaşlarını bile ödemekte sıkıntı çektiğini biliyor ve çözüm yolları üretiyordu. Onun için yerli üretimimin yapılmasını sürekli teşvik ediyordu. Devlet erkânına, etrafındaki arkadaşlarına yerli mamulü olan bir nesne var iken yabancı bir malın alınmasını tavsiye ediyordu. Yerli malı kullanılması hususunda çok hassastı.

Darülfünun'da hikmet tarihi derslerine giren Ahmet Vefik Paşa Ebu'l Gazi Bahadır Han'ın Hakaniye Türkçesiyle yazılmış Şecere-i Türkî'sini Osmanlı Türkçesine çevirmekle kalmamış, yerli sanayi, yerli ekonomi, yerli üretim hakkında da fikirler ileri sürmüştür. Bu fikirlerini uygulamaya ise en yakınından başlamıştır.

Ahmet Vefik Paşa evinde kullandıkları eşya ve esvapları tamamen yerli üretim idi. Ailesinin de kullandığı eşyaların yerli üretim olmasına hassasiyet gösterirdi. Bir gün çok sevdiği kerimesi Avrupaî tarzda bir terliği beğenmiş babasına alması hususunda ısrar etmişti. Ahmet Vefik Paşa; “Evime Türk mamûlatından başka bir şey giremez.” diyerek kızının arzusunu yerine getirmedi. (Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. 6-7,  Matbuat ve İstihbarat Matbaası, 1339/İST)

Osmanlı Devleti yerli sanayi kurmak ve kapitülasyonların kıskacından kurtulmak için I. Dünya savaşını göze almıştı; ama bu savaştan hezimetle çıktığı için devlet hedeflerine ulaşamadı. 1923'te kurulan Türkiye Cumhuriyetinde yerli sanayi, yerli ekonomi ve yerli üretime geçilmiştir. Tamamen ülkenin iç dinamiklerine dayalı olarak fabrikalar kurulmuş, devlet üretme çiftlikleri açılmış, modern bir şekilde eğitim- öğretime geçilmiştir. 1925'te Türk Teyyareciler Cemiyeti kurulmuş, Nuri Demirağ'ın başkanlığında Türk uçağı yapılmış, ülke II. Dünya Savaşında Almanlara uçak satar duruma gelmiştir. 

Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatından sonra milli politikadan vazgeçilmiş, milli mücadeleyi gerçekleştiren Kuva-yı Milliye ruhu yavaş yavaş öldürülmüş, tertemiz vatan çocukları materyalist, kapitalist ve maddeci bir politika içerisinde yetiştirilmiştir.

Yıl 2014! Türkiye'nin geldiği nokta. Bize koro halinde söyletilen “Yerli malı Türkün malı/ Herkes onu kullanmalı.” nakaratı artık işlevini kaybetmiş durumda. Fabrikalar yabancı, işletmeler yabancı ortaklarla dolu. Kendimize ait hiçbir şeyimiz yok. Savunma sanayimiz tamamen dışa bağımlı. 

Efendim ilk yerli gemimizi denize indirdik, ilk yerli uçağımızı yaptık. Bu yaptığınız uçakların ve gemilerin patenti sana ait mi, Türk yapımı mı, ben ona bakarım. Dışarıdan yedek parçaların getirilip Türkiye'de montaj edilmesiyle Türk uçağı yapılmış olmuyor efendim. Kendimize ait bir helikopterimiz bile yok. Dışarıdan getirttiğimiz uçaklar, helikopterler, roketler, uçak savarların mucitleri tarafından motorları kilitleniyor. Hem de onlar izin vermeden hiçbir zaman kullanamıyoruz. 

Marketlere, alışveriş merkezlerine bakıyoruz, malzemelerin, nesnelerin pek çoğu yabancı patentli. Eczanemize bakıyoruz, Türklerin icat ettiği, ya da daha önce kullandığı hiçbir ilacın ismi yok. Halbuki bizim M. Ö.1000 yıllarına kadar inen bir eczacılık ve otacı geleneğimiz var. Tarih boyunca pek çok eczacı ve tabip yetiştirmişiz. İlk ameliyatı yapan ve cesetleri mumyalayan yine Türkler olmuştur.  Bu bizim için bir avantaj haline gelmeliydi. Bu A ya da B hükümeti olsun hiç fark etmez. Önemli olan her şeyiyle milli, gelişmiş ve kalkınmış bir Türk Devleti vücuda getirebilmek ve varlığını ebet müddet devam ettirebilmek. Hükümetler değişse de hedefler değişmemeli. Her şey İslamî ve milli olmalı. Yaşayışımız, örf adetlerimiz ve geleneklerimiz, dini inancımız velhasıl kültürümüz yok edilmeden ilerlemiş, kalkınmış bir Türkiye görmek, yaşatmak hepimizin hedefi olmalıdır.

Yine tekrar ediyorum; yerli malı Türk'ün malı olmalı ürettiğimiz şeyler. 

Yerli malı sadece bir adet olarak değil bir hedef haline gelmelidir. Okullarda kutlanılan yerli malı haftası senenin her gününe yayılmalı, fertler bilinçli olarak yetiştirilmelidir. Her öğrenci bir mucit olarak gelecekteki yerini almalıdır. Türkiye'nin yerli gücüne, sanayisine, ekonomisine, savunma stratejisine bu günlerde daha çok ihtiyaç vardır. Demiryolundaki gelişme, rayların döşenmesi iyiye doğru bir gidiştir. Ama mühendislerin hepsinin Türk olmasını arzu ediyorum. Ayrıca lokomotiflerin, vagonların da tamamen Türkiye'de üretilmesi gerekiyordu. 

İnşallah en kısa zamanda her şeyiyle yerli üretime geçen bir Türkiye'yi görmek nasip olur. 

Mutlu yarınlar!