Çocukluk yıllarımızda radyoda reklam anonsu vardı.
Bir bilmecem var çocuklar,
Haydi, sor sor,
Çayda kahvaltıda yenir,
Acaba nedir nedir?
Bisküvi denince akla..
Tamam şimdi buldum..
Hemen onun adı gelir..
Eti eti eti..
Ben o yanıtı değiştirdim ve VEFA VEFA VEAHDE VEFA dedim. Olur değil mi?
*
Rahmetli babam kin tutmayacak kadar olgun, ama yaşadıklarımı unutmayacak kadar mükemmel bir hafızaya sahibim. Derdi ben de o babanın oğluyum…
Sonrasında da ben derim ki; Uzağı hiç gidemeyeceğimiz yer sanırdım. Meğer uzak, bir yüreğin bir yüreğe varamadığı yermiş.
Ben vefa üzerine yazmaya devam edeyim.
“VEFA NEREDE BAŞLAR?”
Öncelikle vefa iki cihan nuru ve insanlığın kurtarıcısı Peygamberimizi sevmekle başlar.
Diyenler. Bu sorunun yanıtını bildi.
İnandığın ve her iki dünyan için rehber olarak gördüğün tek sevgili, tek elçi ancak ve ancak Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV) efendimizdir.
Hayatımızı her manada onun disturları ile donatırsak bir anlam kazanır.
Hz. Ebubekir (ra) gibi sadık ve vefalı olmalıyız.
Adı zikredildiği zaman içtenlikle ve huşu ile Peygamberimize salâvat göndermeliyiz.
Bu noktada cimri olmamalıyız.
Nitekim Peygamberimiz Hz. MUHAMMED (sav);
“ ASIL CİMRİ YANINDA ZİKREDİLDİĞİMDE, ÜZERİME SELAVAT GETİRMEYENDİR.” (Hadisi Şerif- Süneni Tirmizi)
Buyuruyor.
Yani; ne zaman Peygamber Efendimiz HZ. MUHAMMED (SAV) ismini duyar isek salâvat getirmeliyiz.
Öyle ise bu hadisi Şerifi hiçbir zaman unutmamalıyız!
Ki, Ümmeti olduğumuzu unutmayalım.
Öyle değil mi?
Demek ki, vefa mensubu olduğun İslam Dininin dünya üzerinde bize tebliğ eden Hz. MUHAMMED (SAV) Efendimize teşekkür ve salâvat gönderme ile başlıyor.
Böylesi başlangıcı olmayanın vay haline!
Cenabı Allah bizleri iki cihan ser veri Hz. MUHAMMED (SAV) Efendimizin şefaatinden mahrum etmesin!
Amin!...
Kabahat denizinde yüzenler, etrafına ahlak dersi vermeye kalkarlar. Dahası da var, kendilerini iyi niyetli olarak gösterirler.
Rahmetli Sami Yıldız Ağabeyim “Sarımsak Tarlası Hikâyesini” çok anlatırdı. Uzun olacak ama ben de sizinle paylaşayım;
“”Sarımsak Tarlasının Hikâyesi;
Genç adamın biri, Dermiş babasına her gün; ‘Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi ’Baba, itiraz eder, Olmaz öyle çok dost, hakikisi Belki bir, belki iki, Fazlasını bulamazsın gerçek, hakiki… Devam eder durur konuşma… Aralarında başlar bir tartışma, Karar verirler bir sınava,
Dostun hakikisini anlamaya… Bir akşam bir koyun keserler Ve koyarlar çuvala, Baba der ki oğluna, ‘Hadi al bu çuvalı, şimdi götür dostuna’ Çuvaldan kanlar damlamakta, Koymuşlar çuvala, Dıştan böyle sanılmakta, Delikanlı sırtlar çuvalı,
Gider en iyi bildiği dostuna, çalar kapıyı, O dost, bakar ki bir çuval, hem de kanlı, Kapar hızla kapıyı delikanlının suratına, Almaz içeri arkadaşını, Böylece tek tek dolaşır delikanlı, Kendince tanıdığı, sevdiği dostlarını, Ne çare, hepsinde de sonuç aynıdır, Evlat geriye döner,
Ama içten yıkılır… Babasına dönerek; ‘haklıymışsın baba’ der, Dost yokmuş şu dünyada ne sana, ne de bana, Baba ‘hayır Evlat’ der, ‘benim bir dostum var bildiğim, Hadi, çuvalı alda bir kerede git ona’, Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar, Alnından ter, çuvaldan kanlar damlar… Gider, baba dostuna, Kabul görür, sevinir,
O dost, delikanlıyı alır hemen içeri, Geçerler arka bahçeye, Bir çukur kazarlar birlikte, Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye, Üzerine de serpiştirirler toprak, Belli olmasın diye dikerler sarımsak… Genç adam gelir babasına; “Baba, işte dost buymuş’ diye konuşunca, Babası; ‘daha erken, o belli olmaz daha, Sen yarın git Ona, çıkart bir kavga, Atacaksın iki tokat, hiç çekinmeden ona, İşte o zaman anlaşılacak, dostun hakikisi, Sonra gel olanları anlat bana…’ Genç adam, aynen yapar babasının dediğini, Maksadı anlamaktır dostun hakikisini, Babasının dostuna istemeden basar iki tokadı, Der ki tokadı yiyen DOST ‘Git de söyle babana, Biz satmayız bir karış sarımsak tarlasını Böyle iki tokada’
Bir karış sarımsak tarlası için dostunu satmayanlara selam olsun.””
Yolların derdini yorulana sor,
Zehri yılana sarılana sor,
Zaman her şeyi onarırmış,
Sen onu bir de kırılana sor….
Diyerek yazımı bitiriyorum…