İsim, varlıkları tanımlamaya, belirtmeye ve nitelemeye verilen kelimelerdir. Türkçesi addır. İster cins isim olsun ister yer adı olsun isterse özel ad olsun her millet varlıkları tanımlamak için kendine has kelimeler kullanmıştır.
Türklerde ad verme geleneği çok eskilere dayanır. Genelde yer adları o bölgeyi idare eden boy ve aşiret reislerinin adlarına göre verilirdi. Başka illere göç edilmişse geldikleri yerlerin isimleri verilirdi. Çocuk ise sülâle ve aile büyüklerinin adlarını vermek adettendir. Çocukların adını ailede ya da obada en yaşlı olan kişi verirdi.
Türk beyleri, çocukları belli bir kahramanlık göstermeden çocuklarına ad vermezlerdi. Yirmi yaşına geldiği halde yine bir kahramanlık göstermezse ya da toplumun faydasına bir şeyler yapmazsa çocuk “adsız” olarak kalırdı.
Türklerde ad verme geleneğinin yazılı olarak en tipik örneğini Dede Korkut Hikâyelerinde görmekteyiz. “Dirse Han Oğlu Boğaç Han” adlı hikâye, Türklerin hem İslâmiyet'ten önce hem de İslâmiyet'ten sonra çocuklara isim vermede bir takım kıstaslar taşıdığını bize gösterir. Bunlar; çocuğun mutlaka bir kahramanlık göstermesi, bir takım yeni buluşlarla adını duyurması, casusluk faaliyetlerinde bulunarak düşmanı bir birine düşürmesi ya da halkı baskından koruması gibi özelliklerdir.
Bayındır Han, bütün Türk beylerini toplayarak bir ziyafet vermişti.  Oğlu olanları “Ak Otağa”, kızı olanları “Kızıl Otağa”, oğlu kızı olmayanları da“Kara otağa” oturtmuştu. Önüne de etlerin en kalitesiz olanından koydurmuştu. Dirse Han'ın da oğlu kızı olmadığı için Kara Otağ'a oturmuştu. Bu durumdan son derece rahatsız olan Dirse Han, kırgınlığını Bayındır Han'a iletti. Bayındır Han da törenin böyle uygun gördüğünü belirtti.
Kendisine yapılan bu davranıştan son derece üzgün olan Dirse Han ile hanımı kendi illerine dönünce birlikte çok ağladılar. Dirse Han, hanımına, derdine bir çare bulmasını istedi. Hanımı da Dirse Han'a bir şölen düzenleyerek fakir fukarayı doyurmasını, atlarının en güzellerini Tanrı'ya kurban ederek bir evlat vermesi için yalvarmasını tavsiye etti.
Dirse Han, hanımın nasihatlerini dinledi. En güzel kısraklarını Tanrı'ya kurban ederek bir kısmını kurtlara kuşlara bir kısmını da büyük bir şölen düzenleyerek halkına düzenlediği ziyafette sundu.
Ertesi yıl Dirse Han'ın çok sağlıklı bir çocuğu dünyaya geldi. Dirse Han'ın sevincine diyecek yoktu. Yine büyük bir şölen tertip etti ve çevre illerin beylerini de çağırarak bu mutlu günü kutladı.
Günler vızır vızır geldi geçti.  Çocuk serpilip yedi yaşına geldiği halde henüz bir kahramanlık göstermemişti. Günlerden bir gün zincirinden boşanan kızgın bir boğa hızla oynayan çocukların arasına daldı. Bütün çocuklar çil yavrusu gibi sağa sola kaçışırken Dirse Han'ın oğlu, korkusuzca boğanın karşısına geçti. Boğayı, boynuzlarından tutuğu gibi yere çaldı. Boynu kırılan boğa yere yıkıldı. Hızla bıçağını çıkaran Dirse Hanın oğlu boğanın boğazını keserek öldürdü.
Çocukları büyük bir tehlikeden kurtaran Dirse Han'ın oğluna büyük bir şölen tertip edildi. Ziyafetin sonunda Korkut Ata boy boyladı soy soyladı. Boğa ile güreştiği için çocuğa,“Boğaç Han” adını verdi.
Türklerin İslamiyet'e girmesiyle birlikte adet ve geleneklerimizde de bazı farklılıklar gösterdi.  Ad koyma işi yine ailenin en yaşlı ferdine münhasır kalırken, çocuğun yiğitlik kahramanlık göstermesi gibi özellikler aranmamaya başlandı. Çocuk doğumunun üzerinden bir hafta geçtikten sonra, kulağına ezanı Muhammedî okunarak isim verilir oldu. Yine yeni doğmuş bir çocuğun ağzına zemzem damlatılması, bir hurmanın annesi tarafından çiğnenerek çocuğun damağına yapıştırılması gibi adetler uygulanır oldu. Yine çocuğa isim verilirken, o ismin Kur'ân-ı Kerim'de geçmiş olmasına, sahabe ve dine hizmet etmiş kahraman kişilerin adları olmasına dikkat edildi.
Sevgili Peygamber'imizin uygulamasına bakınca, anlamı çok çirkin olan ve sadece put anlamına gelen isimleri değiştirdiğini görmekteyiz. Yani Farklı kavimlerden Müslüman olanların adlarını asla değiştirmemiştir.
Bizler Türk millet olduğumuza göre put anlamına gelmeyen, anlamca güzel olan isimleri çocuklarımıza çok rahat verebiliriz. Çünkü Peygamberimiz, isimler illâki Kur'an'da geçecek diye bir şart koşmamıştır. Aslan Baba'nın ismini değiştirmeye kalkmamıştır, Selman-ı Farisî'nin adını değiştirmemiştir. Bundan dolayı “Çocuğa verilen isimler Kur'an'da geçmezse talkına gelmez!” diye bir yaklaşım sadece yanlış bilinen bir yaklaşımdan ibarettir. Bu tip bir uygulama İslamiyet dairesine giren Türkleri kendi kimliğinden koparmaya yönelik bir uygulamadır.
Titreyelim ve kendi özümüze dönelim. Hem Türk kimliğimizi hem de Müslüman kimliğimizi yan yana devam ettirelim. Birinin devamı için ötekinin yok olması gerekmiyor.
Saygılarımla!