Merhaba sevgili okur,

Geçen hafta, oyun terapisinin, kelimelerin bittiği yerde başlayan bir iletişim sanatı olduğundan bahsetmiştik. Oyun, çocuğun iç dünyasına açılan bir kapıdır demiştik. Peki, bu kapıdan içeri girdiğimizde, yani terapi odasına adım attığımızda bizi neler karşılıyor? Bir çocuğun elini uzattığı ilk oyuncak ne anlama geliyor?

Bir oyun terapisi odası, asla rastgele seçilmiş oyuncaklarla dolu bir yer değildir. Bizler, odayı hazırlarken çocuğun tüm duygusal yelpazesini, tüm hikayesini anlatabileceği araçları oraya koyarız. Çünkü, bir çocuk için oyuncak, sadece bir araç değil; o anki duygusunun, ihtiyacının ve hatta travmasının fiziksel temsilidir.

Oyun odasında mutlaka agresyonu temsil eden kılıçlar, askerler, timsahlar; beslenmeyi, aile dinamiklerini temsil eden bebekler, evler, mutfak setleri; duygusal ifadeyi kolaylaştıran parmak boyaları, çamurlar ve kumlar bulunur.

Çocuk odaya girdiğinde ve bir oyuncağa yöneldiğinde, hikâye başlar. Çocuğun seçtiği oyuncak, onun bize vermek istediği ilk mesajdır. Eğer güç figürlerine yöneliyorsa—örneğin askerler, süper kahramanlar, canavarlar—bu, çocuğun hayatında kontrol etmeye çalıştığı bir şeyler olabileceğine işaret eder. Belki de kendini yeterince güçlü hissetmiyor, belki bir yetişkinin karşısında çaresizlik hissediyordur. Oyuncak bebeklerle oynayan bir çocuk ise, ebeveyn rolünü içselleştirmiş, ya da evde gözlemlediği ilişkileri yeniden canlandırıyor olabilir. Bu oyunlarda çocuğun sesiyle, annesinin sesi karışır birbirine.

Bazen de çocuk odaya girer ve hiçbir oyuncağa dokunmaz. Sadece kumla, suyla ya da boyalarla meşgul olur. Konuşmaz. Hikâye anlatmaz. Ama o sessiz seçim de çok şeyi söyler. Çünkü bu; içe dönüklüğün, bastırılmış duyguların ya da anlatılamayan bir deneyimin ifadesi olabilir. Oyun terapisi tam da bu dili anlayabilmek için vardır.

Peki tekrarlayan oyunların sırrı nedir? Bazen çocuk, aynı oyunu tekrar tekrar oynar. Bir kuklayı sürekli "kaybeder", bir evi defalarca yıkar veya bir arabayı hep aynı kazayı yaptırır. Bu tekrarlayan oyunlar, bir sinema filminin tekrar eden sahneleri gibidir. Çocuk, baş edemediği bir duygu veya travmatik bir deneyimle bu yolla yüzleşir. O sahneyi, oyun içinde defalarca canlandırarak, o olay üzerindeki kontrolü ele almaya çalışır. Her tekrarda, duygusal yükünü yavaşça dışa vurur. Çocuk için o anki tekrar, geçmişteki o anı iyileştirme girişimidir. Yeter ki biz, çocuğun dilini duymaya hazır olalım, iyileşme girişimine cevap verelim.

Ve tüm bunlar olurken, çocuk çoğu zaman hiç konuşmaz. Oyun terapisi odasında sözsüz anlatım, kelimelerden çok daha kuvvetlidir. Bir bebeğin ağzına bant yapıştırması, belki de evde yaşadığı sessizlik baskısının bir yansımasıdır. Bir oyuncak askerle defalarca saldırı sahnesi kurması, onun zihninde dönen tehdit algısına işaret edebilir. Ya da iki figürü ısrarla yan yana getirmemesi, belki boşanmış ebeveynlerinin bir araya gelemeyişinden dolayı yaşadığı çatışmanın dışavurumudur.

Peki çocuklar gerçekten kendilerini oyunla ne kadar ifade eder?

Bir terapist bu ifadeyi nasıl fark eder?

Ve en önemlisi…

Bu sembollerle dolu dünyada bir çocuk, bir yetişkine nasıl güvenir?

Haftaya, oyunun sembolik dili, terapistin dikkatli gözlemleri ve çocukla kurulan o özel bağ üzerine konuşacağız. Çünkü bir çocuk, en çok kendini güvende hissettiğinde anlatır.