Gazetemizde, Sadık ve Anuş Gökce ile oturup, sağdan soldan sohbet ederken bir anda elinde makbuz, boynunda resimli bir kimlikle hiç görmediğimiz biri çıka geldi. Birleşmiş Engelliler Derneği adına çalıştığını, engelli insanlar için para toplayıp, destek olmaya çalıştığını anlattı.

Adının Mehmet Bıçak olduğunu, sorunca söyledi, yine günlük 30 lira karşılığında akşama kadar bu işi yaptığını, engelli insanlara akülü tekerlekli yürüyen araba temini için çabaladığını, gönüllü olarak çalıştığını söyledi.

Daha geçen hafta Polatlı'dan tanıdığım bir kişi kendi gayretleriyle ve çabasıyla sakat haliyle tekerlekli sandalyesiyle, hızlı trenle Konya'ya kadar gelmiş, birkaç gün MTA misafirhanesinde kalmış akülü bir sakat arabası alabilir miyim diye gezip dolaşmıştı. Yardım peşinde koşturmuş, nerede bir yardım eli uzanır diye çabalamış, benden de yararlanmak istemişti.

Onunla konuşunca devletin bunlara nasıl yardım ettiğini, örneğin hızlı trenle raporunu gösterince bedavadan seyahat edebildiğini, hatta devletin refakatçi bulundurma hakkı bile verdiğini duyunca hayret etmiştim.

Yardım toplayan Mehmet Bıçak'ı dinlerken bu arkadaş zihnimden geçti ve bir anda sakat deyip görmediğimiz nice bedensel ve zihinsel özürlü insanlar bir sinema şeridi gibi gözümün önünde canlandı.

Aslında hepimiz birer sakat, özürlü insan olmaya her an aday değil miyiz? Allah korusun her an, başımıza gelebilecek bir acı olay sebebiyle sakat ve özürlü hale düşemez miyiz?

En çok sevdiğimiz insan özürlü olsa, yürüyemese, göremese ne yapardık? İşitemesek ya da işitemeselerdi,  nerelere gider, yardım aramaya çalışırdık?

Bir gün Kayalı Park civarında çok sevdiğim, evlendikten ve öğretmenlik yapmaya başladıktan sonra, Mardin'de hastalanıp tekerlekli sandalyeye mahkum olan ve halâ öğretmenlik yapan Celalettin Mert kardeşimi, sonradan adının Köksal olduğunu öğrendiğim gözleri görmeyen bir arkadaşla birlikte gezerken görmüştüm.

Köksal kardeşim Celalettin kardeşime ayak, Celalettin kardeşim de, Köksal kardeşime göz olmuştu. Gözlerim dolmuştu.

İki değerli insan birbirinin eksiğini tamamlıyor, mutlu bir insanlık tablosu ortaya koyuyordu.

Bu insanlar bize “Biz size emanetiz, Sen yoksan biz eksiğiz, Hayata seninle tutunmak istiyoruz, Görmeyen gözümüz ol, Düşerken sana tutunmak istiyoruz” diyorlar ve duygularını “Düşüyorum, yürümek isterken düşüyorum ve biliyorum ki ben her düşüşümde senin de canın yanıyor. Senin benimle aynı hissi yaşaman bana en büyük destek oluyor. Ama düşmek zorunda değilim, bana verebileceğin en küçük yardımlarla destek olabilirsin, düşerken sana tutunabilirim” şeklinde ifade ediyorlardı.

Mehmet kardeşimizin gönlünü hoş ettik, çaylarımızı birlikte içtik. Yalnız içimizde O'na söyleyemediğimiz bir sıkıntı vardı: Bu insanları istismar eden, bu insanları kullanarak devleti ve insanları dolandıran o kadar çok, kötü niyetliler vardı ki.

Bu ve bunun gibiler yüzünden ortaya çıkan bir güven bunalımı, bir güvensizlik ortamı sebebiyle yardım etmekten kaçınır hale gelmiştik. Devlet nasılsa yardım ediyor bize ne gerek var demeye başlamıştık.

Sözün özü, yardım etmek elbette bir insanlık görevidir. Hele özürlü ve sakat kardeşlerimize maddî ve manevî yardımda bulunmak, onların yürüyen ayağı, gören gözü, tutan eli, işiten kulağı olmak, en başta gelen bir görevdir. Ama yardım ederken sakata gelmeden.

Selam ve dua, cumanız mübarek olsun.

 

                                          HEM NALINA HEM MIHINA

ÇALAN BAŞBAKAN

30 Mart Yerel seçimler sona erdi ama dedikodular bitmedi. Bütün Partiler seçimin galibi biziz deyip duruyor.

Seçim öncesi meydanlarda konuşulanlar hâlâ kulaklarımızı çınlatıyor. Atılan sloganlar, açılan pankartlar. Bunlardan biri de bir grup genç kız tarafından,  Başbakan için açılan şu pankart:

-Başbakanım! Senin için Hırsız diyorlar, evet Sen çaldın. Ama, GÖNLÜMÜZÜ ÇALDIN!

TWİTTER, YOU TUBE, FACE BOOK

Muhalefet Partileri ve bazı Zamane Medyası'nda müthiş bir Twitter, You Tube, Face book savunuculuğu ve hayranlığı var. İnsan gerçekten hayret ediyor. Özgürlük adına yapılan bu savunmalardan kim yararlanıyor, kim zarar ediyor belli değil?

Adamlar bir kere yabancı şirket. Vergi vermiyorlar. Milyon dolarlar kazanıyorlar. Üstüne üstlük hiçbir ahlâkî ve manevî değer tanımıyorlar. Devleti ve hükümeti muhatap almak istemiyorlar, mahkeme kararlarını uygulamıyorlar.

 Ahlâksızlıkta, porno ve cinsel içerikli yayınlarda, halkı isyana teşvikte aracılık, öncülük yapıyorlar.

Twitt kuşu kafese girmek istemiyor, insanlığın başına yukarılardan pislik saçmaya devam ediyor, Ebabil kuşu olacak değil ya, sahibi belli, kaynağı belli.

140 karakterlik cümlelerle yalan, dolan iftira, kin ve düşmanlık tohumları ekiyorlar,

Kimse de nedenini düşünmüyor? Özgürlük diyorlar, azgınlık oluyor.

Twitter çocukları, You Tube fırlamaları, Face Book zamaneleri sanki hayvansal özgürlükleri savunuyorlar.

ENGELLENMEZSE

Konya Sakatlar Derneği Başkanı Ahmet Mıhçı, Büyükşehir Belediye Meclisi Üyesi olduktan sonra,”Engelli Bireylerin Sesi Olacağım” demiş.

Olmasına olur da, engellenmezse tabii.

 

   GÜNÜN SÖZÜ

İYİLİĞE GÜCÜN YETMEZSE, KÖTÜLÜK YAPMA!

Feridüddin Attar