İnsan…

Belki de varoluşunun en derin sırrını içinde taşıyan, anlam arayışının bitmediği, yaşarken öğrenmenin sonunun olmadığını bilen gören tek varlık. Düşünür, hisseder, anlamlandırır ya da anlamlandıramaz ama yaşar. Çoğu zaman bu üç eylemin birbirinden ayrı olduğunu sanır. Oysa insan; kalbiyle hisseder, aklıyla düşünür ve hisleriyle yaşar.

Kalp…

Anne karnına düştüğümüz oluşan ilk organ kalp. Sadece bir organ değildir. Bir yön göstericidir. Doğruyu yanlıştan ayıran, sezgilerle yol gösteren bir iç ses… Bazen aklın kurduğu cümleleri susturur, tek bir hisle karar verdirir. Çünkü kalp, çoğu zaman gerekçeye ihtiyaç duymaz; hisseder ve bilir. Önemli olan kalbinin sesini duyabilmektir.

Akıl…

İnsanın düzen kurma çabasıdır. Sorgular, analiz eder, ölçer ve biçer. Akıl olmasaydı, duyguların savurduğu bir rüzgârda savrulup giderdik, gider miydik evet kesinlikle giderdik. Ama akıl da tek başına eksiktir. Çünkü her doğru, mantıklı olmak zorunda değildir; bazı doğrular sadece hissedilir.

Ve hisler…

İnsanı insan yapan en saf hal. Beşeri insan yapan durum belki de. Sevinmek, üzülmek, özlemek, korkmak, inanmak… Bunlar sadece geçici durumlar değil, yaşamın ta kendisidir. Hisler olmadan yaşamak, sadece nefes almaktan ibarettir. Oysa yaşamak; hissettiğin kadar gerçektir. Bir filmde diyordu: hayat nefes aldığın anların toplamı kadar değil, nefesinin kesildiği anlardan ibarettir diye..

Günümüz insanı çoğu zaman bir seçim yapmak zorunda bırakılıyor: Ya kalbini dinle ya aklını… Oysa belki de en doğru yol, bu ikisini düşman görmek yerine dost yapabilmektir. Kalbin fısıltısını aklın süzgecinden geçirmek… Ve sonunda, hislerinle cesurca yürüyebilmek.

Çünkü hayat; sadece doğru kararlar vermek değildir. Bazen yanlış olduğunu bile bile hissettiğin yoldan gitmektir. Her yanlış bize öğrenmeye açılan kapı değil midir? Kapanan her kapıda, çıkmaz her sokakta kendimizi bir kere tanıyıp bir kez daha rota oluşturmuyor muyuz? Oluşturduğumuz her rota bizi biz yapan olduğumuzu yere getiren, en iyi versiyonumuzu hazırlayan anlar değil mi? Bazen mantıksız görünen bir adımda kendini bulmaktır. Ve bazen de en doğruyu değil, en “seni” olanı seçmektir.

İnsan kalbiyle hisseder, aklıyla düşünür ama asıl meselesi şudur:

Hissettiklerini inkâr etmeden, düşündüklerine esir olmadan yaşayabilmek…

Belki de gerçek denge tam burada başlar.

Kalbin sustuğunda aklına, aklın yorulduğunda kalbine yaslanabildiğinde…

Ve insan, ancak o zaman gerçekten “yaşar.”