Ticaret, alış veriş yapmaktır. Bir kimsenin ihtiyacı olduğu her hangi bir maddeyi, eşyayı ya da malı bedelini ödeyerek satın alabilmesi ya da ihtiyaç fazlası her hangi bir maddenin elden çıkarılması işidir. Ticaret içtimaî hayatın vazgeçilmez bir unsurudur. Kazalarda ve şehirlerde toplumun ihtiyacına göre meslekler oluşmaya başlar. Köylerde herkes ekmeğini kendisi yaparken şehirlerde ise un fabrikasına, fırıncıya ve bakkala ihtiyaç vardır.

Ticaret yapmanın belirli kaideleri vardır. Ticaret kaidelerinin en geçerli ve asırlar boyu değişmeyen kaidesi ise İlâhî olanıdır. Cenab-ı Allah'ın koyduğu kanunlardır.

Cenab-ı Allah, ticareti; yani alış verişi helal, faizi ise haram kılmıştır. Mesela bir kimsenin 25 liraya mal ettiği bir malı %20 kâr koyarak satması faiz değildir. Bu tüccarı koruyan ve mesleğini geliştiren bir uygulamadır. Ama 25 liraya satılması gereken bir malın piyasada kıt bulunmasını fırsat bilerek 150 ya da 200 liraya satılması alış veriş değil, cinayettir. İnsanların kanını emmektir. 25 kuruşa alınabilecek bir ekmeğin 75 kuruş ya da 1 liraya satılması da insanların satın alma gücüne vurulan en büyük darbedir.

Cenab-ı Allah Bakara suresinin son ayetlerinde “Alış verişlerinizde iki şahit tutarak senet yapınız.” buyurur. Yani  “Söz uçar, yazı kalır” misalinde olduğu gibi sağlam temellere dayanarak alış verişinizi yapınız. Bunu yaparken de faiz uygulamayın buyuruyor. Yani tüketiciyi zarara sokmayın diyor. Ay sonunda kişinin ödemesi gereken miktar 25 lira ise yine 25 lira olsun. Bunu 75 liraya çıkarmayın, buyuruyor. Eğer 1 gram altın borcu varsa yine 1 gram altın alın, bunu 2 grama çıkarmayın buyuruyor. Çünkü altın değerinden hiçbir şey kaybetmiyor.

Fiyat belirlenirken de piyasadaki fiyatı çok fazla değer kaybetmeyen meta'lar üzerinden ve kendi nev'inden belirlenmesi gerekiyor: Para ise para, arpa ise arpa, buğday ise buğday, altın ise altın, gümüş ise gümüş!

İslam'ın ilk devirlerinde ticaretle iştigal etmiş mümtaz şahsiyetler vardır. Hz. Hatice, Hz Ebu Bekir, Hz. Osman bu konuda öne çıkmış muhterem sahabelerdir. Hz. Hatice ticaretle elde ettiği servetinin tamamını Müslümanların emrine vermiş, ihtiyaçlarını karşılamıştır. Hz. Ebu Bekir, köle olan Müslümanları satın alarak özgürlüğüne kavuştururdu. Hz. Osman ile Hz Ebu Bekir, Hz. Peygamberin(s.a.v) ordusunu donatmada birbiriyle yarışırlardı; öyle ki ailelerine hiçbir şey bırakmayacak kadar!

Türk Milletinin mensubu olduğu Hanefi Mezhebinin kurucu Ebu Hanife de ticaretle meşgul olmuş mümtaza şahsiyetlerdendir. O dükkânındaki bir malın eğer kusurluysa kusurunu söylemeden müşteriye satmazdı. Alıcıdan çok cüz'i bir kâr elde ederdi.

Ebu Hanife, ticari muameleleri açıklık ve belirlilik, faizden uzak olma, örf ve ihtiyaca uygunluk, dürüstlük ve güven şeklinde 4 temel esasa bağlamıştı.(Mustafa Uzun Postalcı, “Ebu Hanife” İslam Ansiklopedisi, s.137, C:10)

Ebu Hanife'nin ticaret ahlakı hususunda tabakat kitaplarında nakledilen özellikleri şunlardır:

Hz. Ebu Hanife, dininticarete alet edilmesini de sevmezdi. Bunu bir riya olarak görürdü. Bir gün bir adam Hz. Ebu Hanife'nin dükkânına gelir.  Ondan kumaş satın almak ister. Oğlu Hammad, kumaş topunu tezgâhtan indirirken yüksek sesle “Sallalü Aleyhi Muhammed” der. Ebu Hanife bunu duyunca müşteriye kumaşı satmaktan vazgeçer. Oğlu ise bu olaya gayet şaşkındır. Ebu Hanife, “Alış verişe riya karıştırdın” der.

Hz. Ebu Hanife bir mal alacağı zaman değerinin altında bir fiyatı asla kabul etmezdi. Bir gün bir kadın ona ipek bir elbise satmak istedi. Ebu Hanife kadına elbisenin fiyatını sordu. Kadın 100 dirhem olduğunu söyledi. Ebu Hanife bu, 100 dirhemden fazla eder dedi. Kadın 400 dirheme kadar fiyat yükseltti.  Ebu Hanife yine fiyatı az bulunca kadın kendisiyle alay edildiğini zannetti. Ebu Hanife dükkânına birkaç tacir çağırarak elbiseye fiyat biçtirdi. Tacirler elbiseye 500 dirhem fiyat takdir ettiler. Ebu Hanife bu fiyatı verip elbiseyi satın aldı.

Ebu Hanife hesabında hata yapıldığı zaman mutlaka düzeltilirdi. Medineli bir zat bir gün Ebu Hanife'nin dükkânına kumaş almak üzere gelmişti.  Ebu Hanife dükkânda yoktu. Adam bazı kumaşları tezgâhtarla 1000 akçeye pazarlık edip alıp gitti. Ebu Hanife dükkâna gelince adamın 400 akçe fazla para verdiğini öğrendi. Çarşıda arattırdıysa da adamı bulamadı. Bunun üzerine İmama-ı Azam derhal Medine'ye gitti. Medine'de kendi kumaşına benzer kumaştan dikilmiş elbiseli bir adam görünce araştırdı. Hesabın eksik ödendiği adam olduğunu anlayınca kalan kumaşların parasını vererek Kufe'ye geri döndü.

Ebu Hanife sattığı malın kusuru varsa söylerdi. Ortağı Kufe dışına çıkıp bir kısım kumaşların götürüp satmıştı. Ortağına malların kusurlarını söyleyip söylemediğini sordu. Adam şüpheli cevaplar verince o kumaşlardan hissesine düşenin parasını fakirlere dağıttı.

Zamanımızda Ebu Hanifelere ne kadar çok ihtiyacımız var. Şimdiki tüccarların pek çoğu; değil malın kusurunu söylemek, bilakis gizler ve değerinden kat kat fazlaya satarlar. Üstelik bunu da bir marifetmiş gibi görüp yaptıklarıyla gurur duyarlar. Her bir esnafımızın bir Ebu Hanife ahlakına sahip olması dileğiyle!

Hoşça kalınız efendim!