Bu günlerde kış mevsiminin en soğuk günlerinin yaşıyoruz. Hava sıcaklığının eksi 12 dereceyi geçmesi hem insanları hem de doğadaki diğer canlıların yaşamını olumsuz etkiliyor.
Hayvanların açlığına ve sefaletine inat ağaçlar kış aylarında en güzel giysilerini giyebilmekte ve doğaseverlere enfes tablolar sunabilmektedir. Sabah kalkıyoruz, dışarıda hava nasıl diye camı açıp dışarıya bakıyoruz. Ağaçların üzerine yağan kırağı öyle güzel bir tablo oluşturmuş ki belki benim diyen ressam o tabloyu çizmekten aciz kalır. Boyalarını işletemez, fırçalarını süremez.
Ben Torosların zirvesinde eski adı Fariske yeni adı Göktepe kasabası olan şirin bir beldede Zemheri ayında Dünya'ya gelmişim. Annemin anlattığına göre o yıl kış çok sert geçmiş, kimse evinden dışarı çıkamamış. Zaten bizim oralara 2 m kar yağar, çevre ilçelerle ve illerle kara yolu ulaşımı kesilirdi. Greyderler bir gün yolu açsa ertesi gün yine kapanırdı.
Biz kışın en zor şartlarında aç kalan hayvanlarımıza bakabilmek için dağa gider, pür dediğimiz, ormanın ince dallarını keser, sırtımıza yüklenip, ayaklarımız kara bata çıka eve gelirdik. Onları hayvanların önüne asar, bir hafta on gün idare ile yedirirdik. Bunun yanında yazdan hazırladığımız ekin samını, dağlardan diken ve ot biçerek yaptığımız ot samanını karıştırarak azar azar verir hayvanların yiyintisine katık yapardık. Dikenleri elimize batmaması için ağaçtan yapılan çatalla baş tarafından tutup, sağ elimizdeki orakla dipten biçerdik. Hiçbir şeyi telef etmezdik. O zaman şimdiki gibi her şey bol değildi. Ekinlerimizi, ot yığınlarımız düvenle sürerdik. Çocukluğumda çok düvene binmişimdir. Dane ile karışık saman yığınlarına çeç derdik. Yığınlarımızdan daneleri ayırmak için yelin çıkmasını bekler, yaba ile ağaç kürek ile savururduk. Samanı ahırlarımıza taşırdık.
İlkokul 3. Sınıfın ikinci dönemine kadar köyde yaşadım. Sınıfımızda bir tane odun sobası vardı. Okulun hademesi bu sobayı yakardı. Bizde evden sobanın içine sığacak büyüklükte bir tane odun alır, okula götürürdük. Şimdiki gibi devlet, okullara odun kömür desteği yapamıyordu. Yaptıysa da eli bizim oralara kadar uzanamıyordu.
Okulda bazen bir ay derslerimizin boş geçtiği olurdu. Bu zaman zarfında biz eğitimden geri kaldığımız gibi çocukluğun verdiği bir başıbozuklukla gürültü yaptık diye öğretmenler tarafından, özellikle okul müdürü tarafından dövüldüğümüz olurdu. Hele bir okul müdürümüz vardı; çok merhametsizdi. Dövmeye başladı mı Allah yaratı demezdi. Bir kez ben de ondan nasibimi aldım. Uzun süre onunla konuşmadım. Akrabamızdı, evimize gelir giderdi hoş geldin bile demezdim. O kadar kırılmıştım, yüzünü dahi görmeye tahammül edemiyordum. Halbuki ben hep öğretmen olmak istemiştim. Beni öğretmenlik gibi kutsal bir meslekten soğuttu. Üniversite sınavlarına gireceğim zaman babam, ben seni şehir dışında okutmaya gücüm yetmez, burada bir bölüm seç dedi. Biz de nasipmiş, Fen-Ed. Fak. Tarih bölümünü tercih ettik. Öğretmen olarak tayin edildim; fakat öğretmenlik yapmadım. Şimdi öğretmenlik yapmayı çok istiyorum; fakat o tren bu istasyondan kalktı ve bir daha geri dönmedi.
Ben köyde yaşadığım süre zarfında köyde kimsede elektrik yoktu. Evler gaz lambasıyla aydınlanıyordu. Ahırdaki hayvanlarımızı kontrol etmeye gittiğimizde ellerimize gemici fenerlerini alır öyle giderdik. Ben ders çalışırken, lambanın fitili bittiği zaman fenerin fitilini çıkarıp lambaya taktığımız çok olmuştur. Şimdi ampuller 40 voltluk, çok loş diye söylenebiliyoruz, şikâyet edebiliyoruz.
Kışın doğum yapan hayvanlarımızın yavrularını, üşümesin diye odamıza alırdık, sıcak ortamı onlarla paylaşırdık. Odamızda sobanın haricinde bir büyük ocak vardı. Bu ocakta hem yemeğimizi yapar, hem de kalın meşe kütükleri atar, çıtır çıtır odunun seslerini dinler, alevlerin çıkardığı gölge oyunlarının duvarlarda seyrederdik. Bazen annem hamur yoğurur, büyük bir somun şeklini verirdi. Daha sonra meşe korlarını bir kenara alıp, ekmeği ocağın sayına yerleştirdikten sonra korları somunun üstüne kürüyerek pişirirdi. Ekmeğin pişmesi 10 dakika bile sürmezdi. Ekmeği ocaktan çıkarır, külünü çırptıktan sonra üst kısmını geriye doğru kaldırırdık. Ekmeğin buharı bazen yüzümüzü hafifçe dağlardı. Üzerine tereyağı sürüp, kaşık kaşık kopararak küçük parçalara ayırıp yerdik. Yağlı kısım bitince üzerini tekrar yağlar birer lokmalık küçük parçalara ayırırdık. Altı çocuk, anne- baba ve bir de ninem tam dokuz kişiyi bu ekmek doyururdu. Biraz zahmetli bir işti ama yemesi hoştu, lezzeti harikaydı. Hele bitmesine yakın yok sen alacaksın, yok ben alacağım kavgalar daha bir güzeldi!