Terapiye gelmek çoğu aile için yardım istemekten çok, bir suçlamayla yüzleşmek gibi hissediliyor; şey gibi, kapıdan girince herkesin aynaya bakmak zorunda kalacağı bir oda. Ve ebeveynler çoğu zaman aynayla göz göze gelmemek için o kapının önünde duruyor. Çünkü o aynada görünen şey sadece bir çocuk değil, yıllardır taşınan ebeveynlik yükü. Sonrasında ise randevular erteleniyor, seanslar yarım kalıyor, “aslında o kadar da ciddi değil” cümlesi sıkça duyuluyor.

Dışarıdan bakıldığında tuhaf görünen bu duruş, içeriden bakıldığında oldukça normal. Çünkü hiç kimse en fazla çaba harcadığı yerde eksik görülmek istemiyor. Ebeveynlik, çoğu zaman kişinin fedakârlık ve uykusuzluk gibi davranışlarla kendini geri plana attığı uzun bir yolculuk. Bu nedenle oraya dair söylenen her söz istemeden de olsa can yakabiliyor. Sorulan her soru, verilen her geri bildirim, yıllardır “elimden geleni yaptım” duygusunu sarsma potansiyeli taşıyor.

Çoğu zaman asıl ürküten şey değişim değil, suçlanmak ve yetersiz görülme ihtimali. Çünkü bir uzmanın karşısında oturmak, bazı ebeveynler için çocuğunun değil, kendisinin değerlendirileceği bir sınav gibi algılanıyor. Bu yüzden de uzmanla konuşmak hâlâ destekten çok hesap vermekle özdeşleşiyor ve sonrasında ise, savunmalar devreye giriyor, sorun küçültülüyor ya da tamamen çocuğun üzerinden konuşuluyor.

Oysa terapinin amacı kusursuz ebeveynler bulmak değil, oluşan yükü paylaşılır hale getirmek. Terapi sürecinde ebeveynlerin yanlışlarına odaklanmak yerine, yalnız kalınan anları fark etmeye çalışırız. Kimseyi yargılamak için değil, herkesin biraz daha nefes alabileceği bir alan açmak için orada bulunuruz. Ne var ki bunu görmek, kapının önünde beklerken pek kolay değildir.

Belki de bu nedenle terapiye karşı gösterilen direnç, çoğu zaman bir isteksizlik değil; bir korunma hali. Aileler aslında aynaya bakmaktan değil, aynada yalnız kalmaktan korkuyor. Ve belki de iyileşme, aynadan kaçmayı bırakıp yükü tek başına taşımak zorunda olmadığımızı fark ettiğimiz yerde başlıyor.