SIKINTILARIMIZIN ÇÖZÜMÜ ÜZERİNE ÇEŞİTLEMELER

Sıkıntılarımız var. Şüphesiz sıkıntıların sadece bu döneme mahsus olduğunu sanmak bir yanılgı olur. Şu parti iktidar olsa sıkıntılar ortadan kalkar, şu görüş hâkim olsa bunların hiç biri olmaz, falan yönetim ya da hukuk biçimi uygulansa ortalık güllük gülistanlık olur gibi beklentiler ham hayâlden başka bir şey değil.

Daha önceki yazılarımdan birinde “birlik-beraberlik toplumu”yuz demiştim. Evet, öyleyiz ama korkarım ki, sadece lafta. Gerçekte büyük ayrışmaların toplumuyuz ve bu tarihimizin aşağı yukarı her döneminde böyle.

Eskiden cumhurbaşkanlığı forsunda yıldızlarla temsil edilirken şimdilerde törenlerde arzı endam eden etten kemikten mankenlere kadar hayatın içine çekilen “16 Türk Devleti”nin tarihine bir bakıverin isterseniz. Kahir ekseriyetinin bölünmeler sonucu kurulduğunu ve yine bölünmeler sonucu yıkıldığını hemen fark edersiniz. Tabii ki “bir bölen”ler dışarıdan değil, hep kendi içimizden, hakanların, hanların, beylerin, sultanların en yakınından çıkmıştır.

Halkımızın büyük çoğunluğu iç çekişmeleri olumsuz gelişmeler olarak görür. Ben tam tersine, bu çekişmeler olmasa, toplumun dinamizmini kaybedeceğini ve bir süre sonra tefessüh edeceğini düşünenlerdenim.

Biliyorum bu sözlerim izaha muhtaç. O nedenle ilerleyen haftalarda bu köşede yeri geldikçe, dilim döndüğünce ve tabii ki kısa kısa değinilerle açmaya çalışacağım konuyu.

***

Toplumların ilerlemesi çelişkiler, çekişmeler ve çatışmalar sayesinde olur. Bunların olmadığı bir yer, biliyorsunuz bu dünyaya değil, “öte dünya”ya aittir. Biz, öte dünyadaki o ideal şartları biliriz ve ona daha bu dünyadayken ulaşmaya çalışırız ama hiçbir zaman ulaşamayacağımızı da biliriz. Bu dünyada bir cennet yaratmaya çalışanlar ne yazık ki insanların hayatlarını cehenneme çevirmişlerdir.

***

Geçişler hep sıkıntılı olur. Çocukluktan erişkinliğe geçiş yıllarınızı hatırlayın bir. Sadece aileler değil yeni yetmenin kendisi de sıkıntılıdır, toplum da. Sanıyorum biz de şu anda geçişlerin sıkıntılarını yaşıyoruz.

Sözlü toplumdan yazılı topluma geçiş, geleneksel toplumdan modern topluma geçiş, daha modern topluma geçemeden postmodern topluma geçiş, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş, üretim toplumundan tüketim toplumuna geçiş gibi çok katmanlı bir geçiş bu. Batı toplumları bu geçişleri çok uzun süreçler sonucunda ve muhtemelen belli bir sırayla yaşamışlar. Buna rağmen onlarda da birçok sosyal sıkıntının yaşandığını bildiğimize göre aynı süreçleri bizim kadar hızlı yaşayan toplumlarda sıkıntıların da büyük olmasına da şaşmamak gerek.

***

Geçişlerden birini yukarıda anmadım. Kanaatimce bu geçiş yaşadıklarımızın en sancılı olanlarından biri. Devletin, bir yönetici ve ailesine ya da çocuklarına ait olduğu bir yapılanmadan o devletin vatandaşı olan herkese ait olduğu bir yapılanmaya geçişten bahsediyorum.

Latincede “res privata” özel şey, kişiye ait olan şey anlamına geliyor. “Res publica” ise halka ait olan şeyi ifade ediyor. Batılıların “republic” dediği “cumhuriyet” kelimesinin kökü işte bu “res publica”ya, yani “halka ait olan”a dayanıyor. Devlet-i Âli Osmaniyye'den Türkiye Cumhuriyeti'ne geçişte devletin kime ait olduğu konusunda halkımızın kafası karıştı ve halâ da bu karışıklık geçmiş değil. Yüz yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen mi demeyin lütfen, milletlerin hayatında yüz yıl bir insanın hayatındaki bir ay kadar var mıdır bilmem. Öte yandan, tarihinin derinliklerinden beri devletin hakanlara, hanlara, beylere, sultanlara ve onların ailelerine ait olduğu fikriyle yoğrulmuş bir millet için bırakın yüz yılı bin yıl bile kısa bir süre sayılabilir.

***

O halde ne yapacağız?

Muhtemelen devletin hakanlara, hanlara, beylere, sultanlara ve onların ailelerine ait olduğu fikrini millete empoze eden tarihi yeniden okuyup yeniden yorumlayacağız. Tarih bize devletin aslında halka ait olduğu fikrini desteleyecek verileri de sunacaktır.

***

Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. (Mevlana)