Eskiler “vusülsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir” derler. Kimin haklı kimin haksız olduğunun anlamını yitirdiği günlerdeyiz. Toplumsal kamplaşmanın tarafları nicelik ve içerik bakımından epey değer kaybına uğradı. Taraflar ulaşmak istediği yere varmak için ilkelerini yerle bir ediyor. Klasik benzetme ile helvadan putlarını büyük bir keyifle yiyorlar.

Öğrencilik yıllarımızda Altan Öymen Milliyet gazetesindeki bir başyazısında “bir meselenin üç boyutu vardır: Esas, usül ve üslup” cümlesini okumuştum. Esasta haklı olduğumuz bir konuda yapacağımız usül ve üslup hatalarının haklılığımızı gidereceğine dikkat çeker.

Bu köşede isimler ve olaylar çok gerekmedikçe yer almayacak. İyi bir okur iseniz bağlantıyı siz kuracaksınız. Son günlerde yaşanan bir ya da birçok olay sonrası dindarlar ile iktidar-devlet arasındaki arızi ilişki üzerine biraz kafa yoracağız.

Orta yaş ve orta yaş üzeri dindar ya da İslamcı jenerasyon için son yirmi küsür yıl birkaç asırlık devrim gibi geldi. Yaşananlar onlarda hedeflerine ulaştığı hatta aştıkları sanrısı oluşturdu. Güç bizde artık dediler. Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletinin vatandaşı olduklarını unuttular. Siyaset ile kol kola toplum mühendisliğine soyundular. Beraberinde ideolojik körlük insanları hata yapmaya sevk etti.

Bu son çeyrek asırda ne öğrendiler ne öğrendik toplum olarak?

Yıllar önce yine insan hakları(!) ile ilgili bir seri eylem yapan bir dernek yetkilisine Fener Rum Patrikhanesinin mallarının iade edilmesi konusunu gündeme almalarını teklif etmiştim. Bazı dindar arkadaşlar itiraz etmişlerdi. İnandıkları ilkeler ve mer’i hukuk sistemi üzerinden sunduğum gerekçelerimi kabul etmemişlerdi.

Seksenlerin sonunda insan hakları ile meşgul olmaya başladığımızda başörtüsü yasağına karşı çıkarken dekolte giyinenler üniversiteye girebiliyorsa başörtülüler de girmeli argümanı üzerinden yürüdük. Bunun eyyamcı bir yaklaşım olduğunu dindarların iktidarla imtihanının ilk yıllarında bazı alanlarda yaşanan ayrımcılık sonrası anladık. Eyyamcı idik. Çünkü toplumu, devleti ve siyaseti tanımıyor, bilmiyorduk. Daha acısı bilmek gerektiğine de inanmıyorduk. Dindarların hâkim olduğu bir toplumsal yapıda “öteki”nin konumu ne olacaktı? Ötekini kim tanımlayacaktı? “İslam devleti” olacaktı ama nasıl olacaktı. İslam devleti tanımını metaforik olarak kullanıyorum. Devlet ile sorunu olan, olmayan birçok dini grup bu bağlamda İslam’ı değil devleti istediklerini gösterdiler. Devlet “biz”dik. Sadece devlet değil toplum da “biz”e göre şekillenmeliydi. Sonra? Sonrası malum.

Sadece Kitab’ı okumak yetmedi. Toplumu, siyaseti ve yöntemi de bilmek gerekiyordu. Önce kendimizi sonra toplumu okumalıydık.

Dünya hiçbir din ya da ideolojinin cenneti olmayacak. Dünyanın cennet olması hedef ve talebi beraberinde “1984” ya da “V for Vendetta” olarak karşımıza çıkar.

Haklı olduğuna inandığınız bir davanız varsa yöntemlerinizin haklılığınızı desteklemesi gerekir. Yoksa kısır çekişmelerin bir parçası olursunuz.

Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine kitabının giriş kısmında Ahmet Akdoğan “Kıvamını bulmamış tefekkürün aksiyon kalıbına dökülmesi, getireceği felaket ve musibetler bir tarafa, akametten başka bir şey tevlit etmez.” der.

Şerif Mardin ise Din ve İdeoloji kitabında aynı konuya farklı bir yorum getirir: “İnsanlar sorgulayamadıkları ve çıkarlarıyla doğrudan ilintili olmayan süreçleri sürdürmeye koşulmuşlardır. Bu toplum ışık geçirmez bir toplumdur. İnsanlar bu toplumda günlük hayatları için doğrudan doğruya anlam taşımayan süreçlere inanmaya alışıktır. 'İdeolojiler' bu ışık geçirmez toplumsal ilişkilere yalancı bir geçerlilik sağlayan fikirlerdir, anlatımlardır."

Toplumsal sorunlarımızın kökeni din ve ideolojinin ya da cinsiyet temalı tartışmaların üzerindendir. Taraflar usül ve üslup bir yana kendi esasları hakkında bile yeterli birikime sahip olmadıkları gibi ihtiyaç da duymamaktadırlar. Bu da bütün tartışmaları akamete uğratıyor. İçeride yaşananları gördükçe bazen “dış güçler” argümanı daha makul gelebiliyor.

Sorunumuz “insan” sorunudur.