Bazı insanlar vardır; bir ömür yaşarlar ama sadece kendi hayatlarını yaşamazlar. Attıkları her adım, söyledikleri her söz, dokundukları her gönül, kendilerinden sonra da yaşamaya devam eder. Onlar bu dünyadan göçüp gittiklerinde geride sadece bir isim bırakmazlar; bir hatıra, bir dua, bir iz ve kendilerinden sonra yürüyen insanların ayak seslerini bırakırlar.
İşte Zübeyir Koç Hoca da böyle bir gönül insanıydı.
Onun hayatında yokluk vardı, gurbet vardı, çile vardı. Fakat bütün bunların üstünde bir de ilim aşkı vardı. Daha çocuk denecek yaşta gönlünü ilme vermiş, İslami ilimleri öğrenebilmek için memleketinden kalkıp İstanbul’un yolunu tutmuştu. Ne var ki İstanbul’a geldiğinde kendisini kitapların, medreselerin ve hocaların huzur dolu dünyasından önce hayatın ağır tarafı karşıladı.
1934 yılında Giresun’un Görele ilçesine bağlı Şahinyuva köyünde dünyaya gelen Zübeyir Koç, ilk öğrenimini Çanakçı nahiyesinde, ortaokul eğitimini ise Görele’de tamamladı. Henüz 15 yaşındayken İstanbul’a gitti. Fakat büyük şehir, genç Zübeyir için kolay değildi. Geçimini sağlayabilmek için pazarcılık yapmaya başladı. 70 kuruşa aldığı çiğ kestaneyi pişiriyor, 100 kuruşa satarak hayatını sürdürmeye çalışıyordu.
Bir tarafta geçim derdi, diğer tarafta ilim sevdası...
Günler geçtikçe pazarcılık onu asıl hedefinden uzaklaştırmaya başlamıştı. İçinde taşıdığı o büyük ideal, ekmek derdinin altında eziliyordu. Bir gün kendi kendine, “Ben İstanbul’a okumak için geldim, pazarcılık yapmak için değil.” dedi.
İşte insanın hayatını değiştiren bazı cümleler vardır. O söz, Zübeyir Koç’un kendi kendine söylediği sıradan bir cümle değildi. O söz, bir kararın, bir istikametin ve bir ömrün başlangıcıydı.
Çaresizce İstanbul Müftülüğünün kapısını çaldı. O yıllarda İstanbul Müftüsü olan büyük âlim Ömer Nasuhi Bilmen Efendi’nin huzuruna çıktı. Genç Zübeyir, derdini bütün samimiyetiyle anlattı. Geçim sıkıntısı çektiğini, ilim öğrenmek için geldiği İstanbul’da pazarcılık yapmak zorunda kaldığını ve bu yüzden çok sevdiği ilimden uzaklaşmak istemediğini söyledi.
Ömer Nasuhi Bilmen Efendi, karşısındaki gencin gözlerinde yalnızca sıkıntıyı değil, ilim aşkını da gördü. Onu, ilim taliplerine gönlünü ve kapısını açan Celalettin Ökten Hoca’ya gönderdi.
Böylece bir hocanın yönlendirmesi, bir başka hocanın himayesiyle birleşti.
Celalettin Ökten Hoca genç Zübeyir’i bağrına bastı.
Bazen bir insanın hayatını değiştirmek için büyük imkânlar gerekmez. Bazen bir âlimin vereceği küçük bir destek, bir gencin bütün ömrünü değiştirir. Zübeyir Koç’un hayatında da böyle oldu.
1951 yılında İstanbul İmam-Hatip Okulu açıldığında Zübeyir Koç, okulun ilk öğrencileri arasında yer aldı. O günlerde atılan bu mütevazı adım, ilerleyen yıllarda Anadolu’dan Kore’ye kadar uzanacak büyük bir hizmet yolunun başlangıcıydı.
1955 yılında Bakırköy Osmaniye Hamidiye Camii imam-hatipliğinde göreve başladı. Diyanet İşleri Başkanlığındaki hizmet hayatı böylece başlamış oldu. Fakat onu sıradan bir görev değil, sınırları aşan bir vazife bekliyordu.
Kore...
Türk askerinin vatanından binlerce kilometre uzakta görev yaptığı yıllar...
1956 yılında Diyanet İşleri Başkanlığından Kore’ye din görevlisi gönderileceği zaman Zübeyir Koç da imtihana çağrıldı. Durumu Celalettin Ökten Hoca’ya danıştığında aldığı cevap kısa ama anlamlıydı:
“Durma, git evladım!”
Zübeyir Koç Ankara’ya gitti ve imtihanı birincilikle kazandı.
1956 yılının Haziran ayında İzmir Limanı’ndan Kore’ye hareket etti. Yaklaşık 28 gün süren zorlu yolculuğun ardından 16 Temmuz 1956’da Kore topraklarına ayak bastı. Görevi, 7. Türk Tugayı’nda din hizmetlerini yürütmekti.
O gün belki kimse bilmiyordu; Anadolu’nun küçük bir köyünden çıkıp İstanbul’da kestane satan o genç, şimdi dünyanın öbür ucunda ezan okuyacak, askerlerimize namaz kıldıracak ve hiç tanımadığı insanların gönüllerine İslam’ın sıcaklığını taşıyacaktı.
Zübeyir Hoca Kore’ye yalnızca imamlık yapmak için gitmedi. O, gönüllere ulaşmak için gitti.
Ezan okudu.
Namaz kıldırdı.
Konferanslar verdi.
İnsanların evlerine gitti.
Onlarla konuştu.
Onları dinledi.
İslam’ı anlatırken kırmadı, incitmedi, zorlamadı. Güzel sözün, güzel ahlakın ve samimi davranışın insan kalbinde açtığı kapıyı iyi biliyordu.
Onun en büyük yardımcısı ise Koreli Hyon oldu. Daha sonra İslam’ı kabul ederek Hüseyin adını alan Hyon’un yardımıyla Seul’de yayımlanan gazetelere İslam’ı tanıtan ilanlar verildi. Bunun ardından iki Koreli genç Müslüman oldu ve Abdullah ile Ömer isimlerini aldı. Ardından Kore Müslümanları Derneği kuruldu.
Bir düşünün...
Savaşın acısını yaşayan bir ülkede, binlerce kilometre uzakta, elinde ne büyük bir servet ne de geniş imkânlar bulunan bir Anadolu evladı, yalnızca samimiyetiyle insanlara ulaşıyor.
Onun sermayesi parası değildi.
Onun sermayesi imanı, bilgisi, sabrı ve güzel ahlakıydı.
Zübeyir Koç Hoca’nın yaptığı çalışmalar bazı çevrelerde büyük ilgi görürken, özellikle Hristiyan misyonerlerin tepkisiyle de karşılaştı. Bir konferans sonrasında bir papazla yaptığı tartışmada İslam hakkındaki sorulara verdiği cevaplar, orada bulunan birçok kişinin dikkatini çekti. Aktarılan bilgilere göre bu tartışmaya şahit olan 39 kişi Müslüman olmak üzere Koreli Müslümanlar Derneğine başvurdu.
Ardından “İslam Nedir?” başlıklı bir çalışma hazırladı ve Kore’ceye tercüme ettirdi. Bu çalışmanın da büyük ilgi gördüğü ve çok sayıda Korelinin İslam’la tanışmasına vesile olduğu aktarılmaktadır.
İşte bir insanın sözünün nerelere ulaşabileceğinin ibretlik bir örneğidir bu.
Zübeyir Hoca Kore’ye ilk geldiğinde tugayda uygun bir yerde ezan okuyor, namazları burada kıldırıyordu. Fakat görev süresinin sonlarına doğru komutanının desteğiyle tugay içerisinde bir cami yapılmasına öncülük etti. Caminin yanına büyük variller üst üste konularak bir de minare oluşturuldu.
Sonra o minarenin yanından bir ses yükseldi.
“Allahü Ekber... Allahü Ekber...”
O ses, belki Kore halkının yabancı olduğu bir sesti.
Fakat o sesin içinde Anadolu vardı.
O sesin içinde İstanbul vardı.
O sesin içinde Karadeniz’in bir köyü vardı.
O sesin içinde Mehmetçiğin duası, gurbeti ve vatan hasreti vardı.
Ve o ses, göğe yükselen bir ezan olarak Kore semalarında yankılanıyordu.
Zübeyir Koç Hoca’nın Kore’deki hizmeti yaklaşık bir buçuk yıl sürdü. Ancak yaptığı işin tesiri yılları aştı. 1986 yılında hac için Kâbe’ye gittiğinde Koreli gençlerle karşılaştı. Gençlerden biri, Kore Savaşı sırasında Kore’ye gelmiş, İslam’ı anlatmış ve birçok insanın Müslüman olmasına vesile olmuş “Zübeyir Koç” isimli bir imamdan söz etti.
Zübeyir Hoca kendisini tanıttı:
“Benim adım Zübeyir Koç.”
Koreli gençlerin şaşkınlığı ve sevinci tariflere sığmayacak kadar büyüktü.
Yıllar önce Kore’de tanımadıkları insanlara İslam’ı anlatan o hoca, şimdi Kâbe’nin yanı başında karşılarına çıkmıştı.
İnsan bazen attığı tohumun nerede filizlendiğini göremez.
Bazen ettiği duanın sonucunu yıllar sonra öğrenir.
Bazen de bir gün okuduğu ezanın yankısını, dünyanın başka bir ucunda yıllar sonra duyar.
Zübeyir Koç Hoca’nın hayatında bunun sayısız örneği vardır.
Kore’den döndükten sonra eğitimini tamamladı. 1960 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsüne girdi ve buradan mezun oldu. Ardından Alanya, İskenderun, Turhal ve Uşak’ta müftülük görevlerinde bulundu. Devlet ve din hizmetindeki görevlerinden biri de Niğde İl Müftülüğü oldu.
Niğde’de görev yaptığı dönemde de din hizmetlerini büyük bir gayret ve samimiyetle sürdürdü. Böylece Kore’de binlerce kilometre uzakta verdiği hizmetin ardından Anadolu’da, bu toprakların insanlarına da rehberlik eden bir müftü olarak görev yaptı. Niğde’deki hizmet dönemi de onun ömrünü adadığı din hizmetleri zincirinin önemli halkalarından biri oldu.
Daha sonra Samsun, yeniden Uşak ve Sinop müftülüklerinde görev yaptı. 1982 yılında emekliye ayrıldı.
Fakat Zübeyir Hoca için emeklilik, hizmetin sonu değildi.
Belki de hayatının başka bir imtihanıydı.
Bu defa Almanya’ya gitti. Yıllar boyunca oradaki Müslümanlara hizmet etti. İnsanlarla görüştü, İslam’ı anlattı, gönüllere dokundu. Sonra Samsun’a döndü ve ömrünün sonuna kadar hizmet etmeyi sürdürdü.
Çünkü bazı insanlar için hizmet bir meslek değildir.
Hizmet, hayatın kendisidir.
Zübeyir Koç Hoca, 2009 yılında bu fani dünyadan ebedî âleme göçtü. Samsun halkı onu son yolculuğunda yalnız bırakmadı. Binlerce insanın hüsn-ü şehadetiyle cenaze namazı kılındı ve Samsun Asri Mezarlığı’na defnedildi.
Geride ne bıraktı?
Makam mı?
Mal mı?
Mülk mü?
Hayır...
O, gönüllerde bir iz bıraktı.
Bir genç insanın önüne ışık tuttu.
İlme susamış bir delikanlıyı yalnız bırakmayan Ömer Nasuhi Bilmen’in ve Celalettin Ökten’in açtığı kapıdan geçti.
İstanbul’dan Kore’ye uzandı.
Kore’den yeniden Anadolu’ya döndü.
Niğde’de görev yaptı.
Samsun’da, Uşak’ta, Sinop’ta hizmet etti.
Almanya’ya gitti.
Nerede bulunduysa insanlara dokundu.
Onun hayatı bize şunu gösteriyor:
İlim yolunda çekilen çile boşa gitmez.
Gönülden yapılan hizmet karşılıksız kalmaz.
Güzel ahlakla anlatılan hakikat, mutlaka bir gönülde yer bulur.
Bugün Kore’de İslam’ın tarihinden, Koreli Müslümanlardan ve oradaki ilk dönem din hizmetlerinden söz edilirken, Anadolu’dan yola çıkan Zübeyir Koç Hoca’nın adı da hatırlanmaktadır.
Bir ezan düşünün...
Anadolu’dan binlerce kilometre uzakta okunuyor.
Bir Mehmetçik o ezanı duyuyor.
Bir Koreli o sesi işitiyor.
Bir çocuk belki ilk defa “Allahü Ekber” sözünü duyuyor.
Bir gönül İslam’la tanışıyor.
Yıllar geçiyor.
On yıllar geçiyor.
Sonra bir gün Kâbe’de bir Koreli genç, o ezanın ve o hizmetin sahibini hayırla anıyor.
İşte gerçek miras budur.
İnsan ölür, fakat yaptığı iyilikler yaşamaya devam eder.
İnsan toprağa verilir, fakat güzel adı gönüllerde kalır.
İnsan dünyadan ayrılır, fakat ardında ettiği dualar yükselmeye devam eder.
Zübeyir Koç Hoca’nın hayatı, çile ile başlayan bir yolculuğun nasıl hizmete, hizmetin nasıl berekete, bereketin ise yıllar sonra bile devam eden bir hatıraya dönüşebileceğinin güzel bir örneğidir.
Kore’de Türk askerinin yanında okuduğu ezanların, Niğde’de görev yaptığı yıllarda verdiği nasihatlerin, Anadolu’da ve Avrupa’da dokunduğu gönüllerin sevabını Rabbim kabul eylesin.
Bizlere de onun hayatındaki sabırdan, gayretten, ilim aşkından ve güzel ahlaktan nasip etsin.
Ve unutmayalım ki:
Bir insanın bu dünyada bırakabileceği en büyük miras, arkasından bırakılan güzel sözler değil; arkasından edilen güzel dualardır.
Zübeyir Koç Hoca’nın Kore semalarında yükselen ezanı belki sustu. Fakat o ezanın hatırası, gönüllerde yaşamaya devam ediyor.
Ruhu şad, mekânı cennet, makamı âli olsun. Amin.
