Bütün sadeliği ve sessizliği içinde, mütevazi bir Anadolu evinde yaşıyordu. Yıllarca Avrupa’da gezmiş, dolaşmış tahsil terbiye görmüş ama; hala üzerinde bir Anadolu çocuğunun alçak gönüllü ve efendi hali vardı. Yılların yenemediği üstün azmi ve gayretiyle memleketinin hizmetindeydi. Kimseye zararı yoktu.

Dünyanın dedikodusuyla, şunun bunun gelip geçici hevesiyle meşgul değildi. Kendi halinde, kendi kabuğundaydı. İzzet Koyunoğlu’nun çalışmalarını görebilseydiniz, daha doğrusu kendisiyle tanışabilseydiniz, hayatınızın iftiharla geçen bir gününü yaşamış olurdunuz.

Üstadın kitaplara, özellikle yazma kitaplara çok ilgisi vardı. Kitaplarla beraber kıymetlerine değer biçilemeyecek antika eşyaları vardı. İzzet Koyunoğlu yememiş içmemiş nesi var, nesi, yok hepsini kitaplarına, antika eserlerine harcamıştı. Dünyada bir başına yaşamayı; belki de bu kıymeti ölçülemeyecek eşyalarına olan sevgisinden dolayı başarabiliyordu. Dıştan gösterişsiz içten maddi ve manevi zenginliğin, güzelliğin şahikasına çıkmış bu evde, bir temiz yürekli adam yaşıyordu.

Yalnız memleketine faydalı olmayı düşünen, meraklı vatan çocuklarının ellerinden tutup, onlara ışık olan bu insanın hastalığına imrenmemek elde değildi. Hayret! Evde göz alıcı bir ihtişam yoktu. Şöyle bakarsanız yalnız kitap, cıncık, boncuk resim levha görürdünüz. Fakat İzzet Bey’in rehberliğinde bir güzellik diyarında bulunduğunuzu çabucak anlardınız.

Edebiyatımızın karanlık kısımlarıyla, sanatımızın bilinmeyen hususiyetleri hep İzzet Bey’in evinde duruyordu. Bugün, duvarlardaki hattat yazılarına değer biçilemez. Yesari, Eğrikapılı Asım, Tuğrakeş Sami Bey, Emir Kasım İmad, Reşida, Abdurrahman Necati (Karahisari), Mustafa İzzet, Tokadi Hasan, hep sanat eserleri bırakıp gitmişler; zevkin ve güzelliğin meydana getirdiği bu levhalar karşısında insanın bir Türk olarak övünmemesi mümkün değildir.

Zaten gelen yabancılarda bu levhalar karşısında mutlaka parmak ısırmışlardır. Kıymetlerine nüfuz edemediğimiz antika eşyalarla süslü salonu dolaşırken, gözleriniz kamaşırdı. Selçuklu, Osmanlı devirlerinden kalma işlemeli kılıçlar, zümrüt başlı saf kehribar, mücevher yerine geçen yüzlerce tesbih. Nedim’in, Fuzuli’nin söylediği mısralarla süslü kahve takımları, saray eşyaları, tuğralar, kumaşlar, seccadeler, altın divit, gümüş taşlar, altın işlemeli tencereler…

Hakikaten atalarımızın dünya medeniyetlerine hizmet ettiklerine şahit olur, dedelerimizin bir mütevazi oluş halinde, hep kendi zevkleriyle sanatlar yapan, büyük ve sanatkâr bir millet olduğunu görürsünüz.

Tarihimizin, edebiyatımızın, kültürümüzün tam anlamıyla bilinmediğini, bu kitapları gürünce iyice anlarsınız. Türk tarihiyle ilgili eserler meydana getirmek isteyenler, mutlaka İzzet Bey’in kütüphanesini görmelidirler.

Mevlana’dan önce yazılmış tarihi Aymut Devle, her sahifesinde minyatür olan şiir dergileri, Selçuklu tarihiyle uğraşanlar için, İsmail Kemal’in İskendernamesi, Fuzuli’nin meşhur Şikayetnamesi, Haleti’nin nadide Divan’ı, Sadi’nin Gülistan’ı, on bir süsleme sanatçısının (müzehhip) ve ressamla, yedi hattatın ancak meydana getirebildiği Külliyat-ı Sadi.

Ali Şir Nevai’nin Divan’ı, Osmanlı-İran ilişkilerini inceleyen Gülşen-i Raz, kenar kağıtları başka, orta kağıtları başka kıymetli tarih, Tarih-i Alem Arap, Abbasi, Şemsettin Cüneyi’nin Karahanlılar hakkındaki hikayesi, Katip Çelebi’nin Cuanes Karyenes, Yavuz Selim’in Divan’ı, Orasyos Tarihi, Ayaşlı Türk Hayri’nin Kırım Seferi, saya saya bitirilemeyecek eserler…Koca kütüphanenin incelemesi günlerce sürebilir...

İzzet Koyunoğlu, ömrünü, parasını ve aklını hepsi yazma eser olan bu kitaplara vermiş, bazen bin sahifelik kitabın sahifesine bir lira, bazen bir tek nüshaya bin lira vermiştir.

Ruhuna Fatihalar gönderiyoruz.

Kaynakça

Celalettin Kişmir, Yeni Konya, 1950 – Hazırlayan Prof. Dr. Mustafa Özcan, Konya Yazıları