Geçtiğimiz günlerde davalı vekili olarak katıldığım bir duruşmada, hâkimle başka bir meslektaşım arasında enteresan ve bir o kadar eğlenceli bir diyalog yaşandı. Davalı vekili olan meslektaşım (kendisi hayli tecrübeli ve bilgilidir), davacı tarafın bu safhada yeni delil bildirmesine ve mahkemenin bu durumu kabullenmesine sitem ederek bu durumun 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 145. maddesinde yer alan "Taraflar, Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremezler." hükmüne aykırı olduğunu dile getirdi. Hâkim bey de Yargıtay'ın mevzubahis davalarda bunun önünü açan güncel içtihatları bulunduğunu söyledi. Değerli meslektaşım işte o an hâkime harika bir soru yöneltti: "İyi de hâkim bey, kanunu mu uygulayacağız yargıtay kararını mı? Çelişki varsa hangisine uymak gerekir?"
Konunun ve yaşanan bu ihtilafta kimin haklı olduğunun daha iyi anlaşılması için somut olaydan biraz bahsetmek lazım. Söz konusu dava yükleniciden konut alımına dayalı tapu iptali ve tescil davası (arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklanan) ve uzun yıllardır devam ediyor. Dosyada -birçok davanın birleşiminden teşekkül ettiği için- yirmiden fazla taraf var. Hadisenin yaşandığı celse 22 nci celse. Taraf sayısının çok olmasından, her kafadan ayrı bir ses çıkmasından ve davanın yıllardır sürmesinden dolayı taraflar gergin bir şekilde sonuç istiyor tabii. Yürütülen yargılamada 21 kez celse yapıldıktan sonra, dosyada karar verilme safhasına yaklaşılmış olduğu bir zamanda mahkeme, Yargıtay 6. Hukuk Dairesi'nin 3.07.2025 tarihli, E:2024/2522, K:2025/274 sayılı kararını gerekçe göstererek davacı tarafa delillerini bildirmek/ ibraz etmek üzere süre veriyor. Bunun üzerine davacı vekilleri verilen süre içinde delillerini bildiriyorlar, tabii bu davanın fazladan uzamasına sebebiyet verdiği gibi davanın seyrini değiştirme ihtimalini de beraberinde getiriyor.
Burada Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin mezkur kararına ayrıca değinmek gerekiyor. Kararda “İzah edilen nedenlerle, tapuya güvenerek yükleniciden arsa hissesi veya bağımsız bölüm satın alan yahut lehine ipotek tesis edilen iyi niyetli üçüncü kişinin TMK'nın 1023. maddesine istinaden iktisabının korunması gerekir. Ancak, arsa sahibinin TMK’nın 3/2. fıkrası gereğince, üçüncü kişinin taşınmazı satın aldığı veya lehine ipotek tesis ettiği anda, “tapunun arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince yükleniciye devredildiğini ve sözleşmenin geriye etkili fesih koşullarının bulunduğunu” bildiğini veya bilmesi gerektiğini ispatlaması halinde arsa sahibinin tapu iptali ve tescil veya ipoteğin kaldırılması talebi kabul edilebilir. Yapılacak iş; davalının mülkiyeti devraldığı/ ipotek tesis ettiği anda, Türk Medeni Kanunu’nun 1023. maddesi anlamında korunması gereken iyiniyete sahip olmadıkları yani tapunun arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince yükleniciye devredildiğini ve sözleşmenin geriye etkili fesih koşullarının bulunduğunu bildiklerini veya bilmeleri gerektiği hususunda ispata yarar delillerin ibrazı için, asıl ve birleşen davalarda davacı arsa sahiplerine verilecek makul süre neticesinde oluşacak uygun sonuca göre karar verilmesinden ibarettir.” ifadelerine yer veriliyor. Yani bu içtihat ile HMK’da yer alan, tarafların belirtilen sürelerden sonra delil gösteremeyeceği yasağına muhalefet teşkil edecek şekilde, davacıya taşınmazın mülkiyetini devralan yahut taşınmaz üzerinde ipotek tesis eden davalının iyiniyetli olmadığını ispatlayacak deliller bildirmek üzere süre verilmesinin önü açılmış oluyor. Karar metni incelendiğinde, kararın İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 16.05.2025 tarihli, 2024/1 Esas; 2025/2 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’na dayandırıldığı anlaşılıyor.
Anılan Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 16.05.2025 tarih, Esas:2024/1 Karar:2025/2 sayılı kararı, 18.07.2025 tarihli 32959 sayılı Resmî Gazete’de yayımlandı. Kararda; “Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesine konu taşınmazın, tapuda yükleniciye devredilmesinden sonra yüklenicinin arsa payı veya bağımsız bölümleri üçüncü kişilere satması veya ipotek tesis etmesi üzerine, sözleşmenin geçersizliğinin tespiti veya geriye etkili olarak feshedilmesi hâlinde; üçüncü kişilerin tapuya güvenerek ve iyiniyetli olarak aynî hak edindikleri iddialarının dinlenmesi, dolayısıyla iktisap edilen mülkiyet veya ipotek hakkının korunması gerektiğine, ancak somut olaya göre üçüncü kişilerin iyiniyetli olmadıklarının anlaşılması hâlinde taşınmazların arsa sahibine dönebileceğine,” hükmedildi. Bu karar uygulamada önemli bir değişiklik meydana getirdiğinden, Yargıtay ilgili hukuk daireleri benzer uyuşmazlıklarda bu kararın tatbikini mümkün kılmak adına davacıya davalının iyiniyetli olmadığının ispatı açısından delillerini bildirmek üzere makul bir süre verilmesini kararlaştırdı.
Gelelim avukat beyin sorusuna… Kanun mu Yargıtay Kararı mı? Belirtelim ki Yargıtay dairelerinin kararlarının aksine içtihadı birleştirme kararları, (Yargıtay Kanunu’nun 45/5. fıkrası gereğince) benzer hukuki konularda Yargıtay Genel Kurullarını, dairelerini ve adliye mahkemelerini bağlar. Yani normlar hiyerarşisinde Anayasa, kanunlar ve yönetmelikler gibi temel kaynak olarak kabul edilmeyip yardımcı kaynak olarak kabul edilseler de içtihadı birleştirme kararlarının yargı mercileri için bağlayıcı olduğu Kanunla hüküm altına alınmakta. Bu itibarla eldeki yazımızın konusu olan sorunun cevabı elbette kanun olsa da; içtihadı birleştirme kararının ve bundan hareketle verilen yüksek mahkeme kararlarının yargı mercileri nezdinde bağlayıcı olduğunu söyleyebiliriz. Somut olayda uygulanan, davacıya sonradan delil bildirme hakkı verilmesi meselesinin ise 6100 sayılı HMK’nın 145. maddesinde yer alan "Taraflar, Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremezler." şeklindeki hükmün bir istisnası niteliğinde ve hukuken bağlayıcı olduğu anlaşılıyor.