Artık hepimiz yarı zamanlı terapist, tam zamanlı teşhis uzmanıyız. Elimizde diplomamız yok ama cebimizde her duruma, her insana yapıştıracak hazır bir etiketimiz var. Birini tanımak için harcadığımız sabır, ona teşhis koyma hızımızın yanında kaplumbağa gibi kalıyor.
Duyduğumuz kelimeler üç aşağı beş yukarı belli: "Narsist eski sevgilim", "Toksik arkadaşım", "Bipolar yöneticim", "Panik atak geçiren komşum..."
Eskiden dertleşirdik, şimdi birbirimize teşhis koyuyoruz.
Psikoloji hiç bu kadar popüler, hiç bu kadar "görünür" olmamıştı. Diziler terapi odalarından çıkmıyor, kitapçılar kişisel gelişim raflarından taşıyor. İlk bakışta harika bir farkındalık devrimi gibi görünüyor. İnsanlar duygularını tanıyor, sınırlarını çiziyor sanıyoruz.
Peki, gerçekten öyle mi? Yoksa psikolojiyi, insan ruhunu anlamak yerine onu kategorize etmeye yarayan sığ bir "sınıflandırma aracına" mı dönüştürdük?
Karşımızda yeni bir tehlike var: "Ayağa düşmüş tanı çılgınlığı."
Eskiden mahallenin "huysuz" teyzesi vardı, şimdi ona hemen bir kişilik bozukluğu yakıştırıyoruz. Eskiden içine kapanık, mahcup çocuklar vardı; şimdi onlara şak diye "Sosyal Anksiyete" etiketini yapıştırıyoruz. Sevgilisinden ayrılıp üzülen gence "Depresyondasın" diyor, hakkını arayan öfkeli birine "Öfke Kontrol Bozukluğu" teşhisi koyuyoruz.
Her farklılık bir "bozukluk", her zorlanma bir "sendrom" haline geldi.
Oysa insan ruhu gri alanlarla doludur. Hüzün, yas, öfke, kıskançlık veya korku... Bunlar "iyileştirilmesi gereken hastalıklar" değil, insan olmanın en doğal halleridir. Ama biz, hayatın doğal akışındaki her pürüzü tıbbileştirmeye başladık. Üzülmeye tahammülümüz yok, hemen adına depresyon deyip geçiştirmek istiyoruz. Çabalamaya vaktimiz yok, karşımızdakine "toksik" deyip ilişkiyi çöpe atıyoruz.
Neden yapıyoruz bunu?
Çünkü etiketlemek konforludur. Birine "narsist" dediğinizde, onu anlama zahmetinden kurtulursunuz. Kendinize "anksiyetem var" dediğinizde, o korkunun üzerine gitme sorumluluğundan sıyrılırsınız. Etiketler, modern insanın yeni sığınağı oldu. "Ben böyleyim" demek yerine "Benim şuyum var" diyerek, karakterimizi bir hastalık arkasına saklıyoruz.
Psikoloji; insanı anlamak, düğümleri çözmek için vardır; insanı kalıplara sokmak için değil. 15 saniyelik videolarda izlediğiniz "Narsisti tanımanın 3 yolu" listeleriyle insan harcanamaz. İnsan ruhu, o kalın tanı kitaplarına, maddeler halindeki kriterlere sığmayacak kadar muazzam, karmaşık ve biriciktir.
Psikolojinin bu kadar popülerleşirken kaybettiği şey tam da bu: Derinlik.
Kelimeleri öğrendik ama manayı yitirdik. Tanıları ezberledik ama "anlamayı" unuttuk.
Gelin artık bir değişiklik yapalım. Karşımızdaki insanın, çocuğumuzun veya eşimizin davranışlarına hemen bir kulp, bir ad, bir tıbbi terim takmayalım. O davranışı sadece "o anlık bir hal" olarak görmeyi deneyelim.
Belki de çocuğunuzda bir bozukluk yoktur, sadece o dersi sevmiyordur. Belki eşiniz hasta değildir, sadece o gün bencil davranmıştır. Belki siz depresif değilsinizdir, sadece çok yorgunsunuzdur.
Bırakın biraz "tanısız" kalalım. Birbirimize teşhis koymayı bırakıp, sadece birbirimizi görmeye çalışalım. Çünkü bir insanı etiketlediğiniz an, onu anlamayı bırakırsınız.