Hükümetimizin öve öve bitiremediği Arap baharı kışa döndü.
Pek çok Arap ülkesi gibi Yemen'de de sular durulmuyor. Sonunda ABD desteği ile Suudi Arabistan müdahale etti.
Arkasında başka kimler var?
Bir kısım Arap ülkeleri ile birlikte Mısır ve Türkiye!
Şu anda darbeci Sisi ile birlikte, onunla aynı safta mücadele ediyoruz.
Kime karşı?
Yemendeki Şia'ya ve dolayısıyla İran'a karşı.
Haçlı ittifakı uzun zamandır İslâm Âleminde mezhep kavgası çıkarmayı hedefliyordu. Türkiye'de de bu maksatla Alevi - Sünni çatışması çıkarılmaya çalışılıyordu. Çok şükür şu ana kadar tutmadı.
Türkiye dışında ise Şii Sünni ayırımı körükleniyordu. IŞİD (ya da DAİŞ)'in sahaya sürülüşünün bir sebebi de buydu.
Mezhep çatışmalarından çok çekmiş olan Avrupa ülkeleri bu çatışmaların ortalığı nasıl kan gölüne çevirdiğini, aynı dine inanan insanları nasıl birbirine düşman ettiğini, Devletleri parçalayıp nasıl geri bıraktığını çok iyi biliyorlardı.
Korkarız ki hedeflerine ulaşmaya başladılar.
Şimdi bir tarafta Şii İran, diğer tarafta Sünni ülkeler ve Türkiye.
Ama sadece İran değil Şii olan. Azerbaycan ve Irak Türklerinin de önemli bir kısmı bu mezhebe mensup.
Peki, Türkiye bu durumda ne yapmalıydı?
Türkiye bu oyunun farkına varıp, tarafsızlığını korumalı ve uzlaştırıcı bir rol üstlenmeliydi. Taraf olmamalıydı.
Ama oldu.
Üstelik bir de firkateyn gönderdi.
Ne yazık ki tarihi bir hatanın altına imza attı.
Bu çatışma Türkiye'yi sadece İran ile karşı karşıya getirecek bir çatışma değildir. Aynı zamanda Azerbaycan ile olan bağlarımızı gevşetecek olan bir çatışmadır.
Oysa İran ile dost, Azerbaycan ile kardeş kalmaya mecburuz.
Türkiye, 2000'li yıllardan önce İran'a hep arkasını dönmüştü. Gerekçesi, İran'ın Türkiye'ye rejimini ihraç etme endişesiydi. O dönemlerde ülkeye hâkim olan 28 Şubatçı kafa İran'ı düşman olarak görürken, Yunanistan ile sirtaki oynamayı tercih ediyordu.
Bu yanlış anlayışı her zaman tenkit ettim.
Zira İran komşumuzdur. İran nüfusunun yüzde kırka yakını Türk'tür. İran ile kültürel bağlarımızın yanında ortak çıkarlarımız da bulunmaktadır. İran ile ticaretimizi ve kültürel bağlarımızı geliştirmek zorundayız. Meseleyi mezhep meselesine indirgeyemeyiz. Eğer farklı mezhepten olduğu için İran'a düşman olacaksak, bir Hristiyan kulübü olan AB'ye girmek için niye bu kadar uğraşıyoruz?
AKP Hükümeti bu yanlıştan dönmüş ve İran ile münasebetlerimiz gelişmeye başlamıştı. Buna en çok sevinen ve bu gelişmeyi destekleyen biriydim. Aynı durum Suriye için de geçerliydi. Komşularla sıfır sorun politikasının en büyük destekçisiydim.
Ama ne oldu?
Gelinen noktada, 90'lı yılların bile çok gerisine düştük. Ve maalesef Devletimizin akıl almaz tavırları yüzünden etrafımızda dost kalmadı.
ABD ile birlikte Suriye'ye rest çektik. Esed gidecek dedik. Ne oldu? ABD bizi sattı, Esed ile görüşmeye başladı.
Sisi'ye darbeci demeyenleri bile lanetledik, meydanlarda Dünyaya kafa tuttuk. Ama Darbeci Sisi Cumhurbaşkanı seçilince ilk tebrik edenlerden biri biz olduk. Şimdi de onunla birlikte, omuz omuza, İran'a karşı mücadele ediyoruz.
Sahi ne oldu Rabia işaretlerine?
Artık pek göremez olduk.
Yoksa Mısır'a demokrasi mi geldi?
Belli ki bu yol yol değil! Türkiye istikrarlı bir şekilde tehlikeli bir maceraya sürükleniyor.
Ama karnını zor doyuran asgari ücretli vatandaşım ekonomik istikrardan söz ediyor.
Allah sonumuzu hayır etsin.