Kağıt üstündeki kılıf, vicdandaki sızı…

Ekonomi dünyası zaman zaman öyle garip mekanizmalar türetir ki, hukukun maddelerine baktığınızda her şey usulüne uygundur; fakat vicdanın terazisine koyduğunuzda kefeler paramparça olur.

Son dönemde sıkça tanık olduğumuz bir senaryo var. Bir şirket kuruluyor, bankalardan devasa krediler temin ediliyor, ardından o borçlar ödenmeyip kılıfına uydurularak şirket bankaya devrediliyor.

Elde edilen finansal güç ve derecelendirme ise sistemi kuranların yanında kalıyor. Kağıt üzerinde her şey “finansal yapılandırma” ya da “devir-teslim süreci” olarak adlandırılabilir. Peki bunun adı gerçekte nedir? Açıkça ifade etmek gerekir ki, bu bir haksız kazanç ve usulüne uydurulmuş bir servet transferidir.

Bir şeyin yasaya uygun olması, onun helal ya da ahlaki olduğu anlamına gelmez. Hukukun açığını bulup sistemin gediklerinden faydalanmak, toplumsal adalet duygusunu derinden yaralıyor.

Benzer bir terane finansal fonlarda da yaşanıyor. Yüz binlerce insanın bin bir emekle biriktirdiği tasarrufları emanet ettiği fonlar, bir gecede şişirilmiş rakamlarla göz boyayıp ardından adeta boşaltılıyor.

Yatırımcı, dişinden tırnağından artırdığı birikiminin buharlaşmasını izlerken; süreci yönetenler lüks araçlarla, yurt dışı hesaplarıyla ve siyasetin gölgesi altında elini kolunu sallayarak dolaşmaya devam ediyor.

Mağdur olana verilen yanıt ise hep aynı klişe: “Tasfiye süreci devam ediyor...” Yani resmen oyalama ve avutma.

İşte tam bu noktada toplumun adalet hissini yeniden tesis edecek hukuki müesseselere ihtiyaç duyuluyor. Bu kavramların başında da müsadere (zoralım) geliyor.

Müsadere; işlenen bir suçla bağlantılı olan eşyanın veya suçtan elde edilen kazancın mülkiyetinin, mahkeme kararıyla devlete geçirilmesidir. Bir başka deyişle, suç veya haksız yoldan elde edilen servetin devletin malı olmasıdır.

Fon vurgunlarından, usulsüz kredi çarklarından haksız servet edinenlerin; kendilerinin, şirketlerinin, hatta yakınlarına devrettikleri her türlü varlığın üzerine kararlılıkla gidilmelidir.

Eğer bir kazanç helal ve meşru değilse, devletin koruma zırhı altında olmamalıdır. Yurt dışına kaçırılan paralar geri getirilmeli, getirilemiyorsa kişinin Türkiye’deki tüm varlıkları hazineye, kamuya ve en önemlisi mağdur edilen insanlara iade edilmelidir.

Ancak burada en kritik nokta şudur: Bu gücü kim kullanmalı?
​Müsadere kararı, son derece ağır ve dönüşü zor bir cezai müeyyidedir.

Bu nedenle el koyma yetkisi, devlet erkini elinde tutan siyasilerin ya da anlık muktedirlerin keyfiyetine asla bırakılamaz. Kararlar, yalnızca yasalarla belirlenmiş, bağımsızlığı ve tarafsızlığı hususunda şüphe duyulmayan mahkemeler tarafından verilmelidir.

Hukuk devleti ilkesinden sapmadan, ama suçluların da arkasına saklandığı yasal boşluklara göz yummadan hareket etmek şarttır.

Sistem, usulüne uygun soygunları aklamayı bıraktığı gün; helal kazancın ve gerçek adaletin hakim olduğu bir toplumdan bahsedebiliriz.

Aksi halde mağdura “tasfiye süreci”, vurguncuya ise “yeni yatırımlar” düşmeye devam eder.