Yapay zekâ, blockchain, dijital finans… Birkaç yıl öncesine kadar bu başlıklar daha çok İstanbul’daki otel salonlarında, sahnede İngilizce unvanları bulunan konuşmacılarla birlikte karşımıza çıkıyordu. Şimdi aynı gündem Konya’ya geliyor. Türkiye Teknoloji Buluşmaları’nın 2 Kasım’daki Konya buluşmasında “Yapay Zekâdan Yapan Zekâya” başlığıyla teknoloji, girişimcilik ve geleceğin ticareti konuşulacak. Konya Ticaret Odası Başkanı Selçuk Öztürk’ten yapay zekâ girişimcilerine, TUSAŞ’ın dijital dönüşüm yöneticilerinden finans ve blockchain uzmanlarına kadar farklı alanlardan isimler aynı sahneyi paylaşacak.

Bu buluşmanın asıl değerini, salonda kaç kişinin konuştuğundan çok, konuşulanların Konya’nın gerçek ekonomisine ne kadar temas edeceği belirleyecek. Çünkü yapay zekâ konferanslarda güzel duruyor; asıl sınav fabrikada, muhasebe departmanında, ihracat masasında ve günlük iş akışında başlıyor. Konya’nın üretim gücü teknolojiyle gerçekten buluşursa, bu etkinlik bir günlük konferans olmaktan çıkar. Aksi hâlde elimizde yine birkaç güzel fotoğraf, bolca kartvizit ve “çok verimli geçti” cümlesi kalır. Bence 2 Kasım’da sorulması gereken soru şu: Yapay zekâyı konuşmaya mı geldik, yoksa Konya’da yapay zekâyla yeni bir şey yapmaya mı?

Sosyal medya kısıtlaması 1 Kasım’da yürürlüğe girecek

Serdar Kuzuloğlu’nun yazısında dikkat çektiği üzere, 1 Kasım’da yürürlüğe girecek düzenleme yalnızca 15 yaşından küçüklerin sosyal medya hesabı açmasını engellemiyor. 15–17 yaş arasındaki kullanıcıların profilleri gizli olacak; canlı yayın yapmaları, kişiselleştirilmiş reklam almaları ve kendilerine önerilen hesapları takip etmeleri sınırlandırılacak. Yaş doğrulama için e-Devlet kullanılacak, mevcut hesapların da 31 Mart 2027’ye kadar bu sisteme uyum sağlaması gerekecek. Çocukları koruma gerekçesiyle başlayan düzenleme, bir bakıma herkesin dijital kimliğinin devlet sistemiyle eşleştirildiği yeni bir dönemi başlatıyor.

Buradaki asıl soru, çocukların sosyal medyadan korunup korunmaması değil; bunun hangi yöntemle yapılacağı. Sosyal medya kullanımının çocuklardaki kaygı ve depresyonun doğrudan nedeni mi, yoksa bu sorunlarla mücadele eden çocukların sosyal medyaya daha fazla mı yöneldiği hâlâ net değil. Bir çocuğun ekran karşısında geçirdiği süreyi azaltmak başka, bütün dijital hayatını kimlik doğrulama ve platform denetimiyle tarif etmek başka. Çocukları koruyacağız derken, toplumun tamamını kontrollü hesaplar düzenine taşımadığımızdan da emin olmamız gerekiyor.

Yapay zeka çağında girişimcilik stratejisi

MIT Sloan’da yayımlanan bir yazıda, yapay zekânın pazar araştırması yapmayı, ürün geliştirmeyi ve fikirleri test etmeyi hiç olmadığı kadar hızlandırdığı anlatılıyor. Ancak hız ile ilerleme aynı şey değil. Birkaç saat içinde internet sitesi kurmak, ürün prototipi hazırlamak ya da yüzlerce fikir üretmek girişimci olduğunuz anlamına gelmiyor. Asıl soru hâlâ aynı: Bu ürünü kim satın alacak, neden satın alacak ve şirket bu müşteriyi nasıl elinde tutacak? Yapay zekâ girişimciliğe giriş maliyetini düşürdü; fakat müşteri bulma meselesini ortadan kaldırmadı.

Bu çağda rekabet avantajı yalnızca yapay zekâya sahip olmakta değil, onu kullanarak müşteriyi herkesten daha iyi anlamakta yatıyor. Çünkü yakında neredeyse her şirket “yapay zekâ kullanıyoruz” diyecek; bu ifade tek başına bir fark yaratmayacak. Farkı, doğru soruyu soran, yapay zekâdan aldığı cevabı kendi deneyimiyle sınayan ve müşteriye ulaşma kanalını sürekli geliştiren girişimci yaratacak. Yapay zekâ iyi bir bıçak olabilir; fakat yemeği hâlâ şef yapıyor. Girişimcinin işi de teknolojiyle hızlanırken, karar verme, ilişki kurma ve neyin inşa edilmeye değer olduğunu görme sorumluluğu hâlâ kendisinde kalıyor.

Bağlılık ödüllendirildiğinde yetkinliğin değeri ne olur?

Harvard Business Review Türkiye’de Aylin Bozkurt’un yazısında dikkat çektiği gibi, bazı kurumlarda sadakat; yöneticiyi zorlamamak, kararlara itiraz etmemek ve her şeye “tamam” demekle karıştırılıyor. Böyle bir ortamda terfiyi en yetkin çalışan değil, en az sorun çıkaran kişi alıyor. Yazıda aktarılan bir teknoloji şirketinde de yıllardır yöneticilerine sorunsuz uyum sağlayan ekipler yükselirken ürün hataları artıyor, müşteri şikâyetleri çoğalıyordu. İşler yolunda görünüyordu; çünkü kötü haberleri masaya getiren kimse kalmamıştı.

Yapay zekâ çağında karmaşık kararları yalnızca uyumlu insanlarla almak mümkün değil. Herkesin aynı fikri onayladığı toplantı verimli bir toplantı değil, sadece kısa bir toplantıdır. Sadakat elbette değerlidir; ancak yöneticinin şahsına değil, ortak işe ve kurumun amacına duyulmalıdır. Bir şirket sadık insan ararken aslında sessiz insan aramaya başladıysa, orada liyakat çoktan ikinci sıraya düşmüş demektir. Asıl soru şu: Çalışanlarınız size bağlı oldukları için mi susuyor, yoksa konuşmanın bedelini bildikleri için mi?

Yeni liderlik becerisi: Sakinlik

İş dünyasında öfkeyi hâlâ otorite sanan yöneticiler var. Toplantıda ses yükselince kararların hızlandığı, çalışanlar sustuğunda sorunun çözüldüğü zannediliyor. Oysa Harvard Business Review Türkiye’de Mehmet Avcı’nın da dikkat çektiği gibi, kriz anında sakin kalabilmek artık karakter özelliği değil, doğrudan bir liderlik becerisi. Öfke yükseldiğinde tehdit alarmı öne geçiyor; sağlıklı düşünme, planlama ve karar verme becerileri geri planda kalıyor. Yöneticinin birkaç dakikalık kontrolsüz tepkisi ise ekibin aylar içinde kurduğu güveni zedeleyebiliyor.

Sakinlik pasiflik demek değil. Sakin yönetici kötü haberi ertelemiyor, gerektiğinde zor kararları alıyor; fakat bunu öfkenin içinden değil, düşünerek yapıyor. Çünkü bağırılan yerde kimse risk söylemiyor; hatalar saklanıyor, kötü haberler gecikiyor. Yeni dönemde liderlik avantajı en hızlı konuşanda değil, odadaki tansiyonu düşürüp herkesin düşünmesini sağlayanda olabilir. En zor anda sesini yükseltmeyen liderin sözü zaten daha uzağa gidiyor.

Arnavutluk’taki Türk şirketi sayısı 800’ü aşmış2012'te gittiğim Tiran ile 2024'te gittiğim Tiran arasında dağlar kadar fark vardı. Arnavutluk çoğumuzun zihninde hâlâ Adriyatik kıyıları, Tiran sokakları ve yaz tatiliyle anılıyor. Oysa ülkedeki Türk ekonomik varlığı artık turizm haberlerinin çok ötesine geçmiş durumda. Gazete Oksijen’in haberine göre Arnavutluk’ta yaklaşık 800 Türk şirketi faaliyet gösteriyor ve Türk yatırımlarının toplam büyüklüğü 3,5 milyar dolara ulaşmış durumda. Bankacılık ve finans, enerji, altyapı, inşaat ve üretim başta olmak üzere birçok sektörde faaliyet gösteren Türk şirketleri, Arnavutluk ekonomisinin önemli yatırımcıları arasına girmiş.

İki ülke arasındaki ticaret hacmi geçen yıl yaklaşık 965 milyon dolar seviyesindeydi; hedef ise bu rakamı 2 milyar dolara taşımak. Arnavutluk’un Avrupa Birliği üyelik süreci, enerji, ulaştırma, altyapı, dijitalleşme ve çevre alanlarında yeni yatırım ihtiyaçlarını beraberinde getirebilir. Türk şirketlerinin bu alanlardaki tecrübesi de önemli bir avantaj. Görünen o ki Arnavutluk artık Türk girişimciler için yalnızca küçük bir Balkan pazarı değil; Avrupa’ya, Adriyatik’e ve bölge ülkelerine açılan bir iş üssü. 800 şirketlik tablo, tek tek yatırımlardan çok daha fazlasını anlatıyor: Türk şirketleri Balkanlar’da geçici işler aramıyor, kalıcı bir ekonomik alan kuruyor.

Kitap okumazsak iyi prompt yazabilir miyiz?

Yapay zekâya verilecek komutun niteliği, çoğu zaman teknik formülasyondan önce düşüncenin niteliğine bağlıdır. İyi bir prompt; yalnızca ne istediğimizi söylemek değil, meseleyi doğru çerçevelemek, kavramlar arasında ilişki kurmak, bağlamı tanımlamak ve soruyu derinleştirebilmektir. Kitap okumak da zihne yalnızca bilgi biriktirmez; ayrım yapma, karşılaştırma, farklı bakış açılarını birlikte değerlendirme ve daha isabetli sorular sorma becerisi kazandırır. Bu nedenle çok okuyan kişi, yapay zekâdan yalnızca bir metin istemez; metnin hangi düşünsel zeminde kurulması gerektiğini de tarif edebilir.

Elbette iyi prompt yazmak için belirli sayıda kitap bitirmiş olmak gerekmiyor. Ancak iyi bir promptun arkasında çoğu zaman genişlemiş bir zihinsel alan bulunuyor. Yapay zekâ, insanın düşünsel birikimini sihirli biçimde ikame etmiyor; onu görünür kılıyor. Zihninde yeterli kavram, örnek ve bağlantı olmayan kişi, en gelişmiş modele bile çoğunlukla yüzeysel sorular yöneltiyor. Kitaplarla beslenen bir zihin ise yapay zekâdan yalnızca cevap istemiyor; karşılaştırmasını, itiraz etmesini, farklı ihtimalleri göstermesini ve düşüncesini sınamasını istiyor. İyi prompt, yapay zekâya yazılmış kısa bir talimat değil; üzerinde düşünülmüş bir sorunun teknik biçimidir.

Palamut ekonomisi

Bu yıl deniz palamutla doldu. Hallerde yaklaşık 800 gramlık palamut 40–60 lira arasında satılırken, bazı tezgâhlarda fiyat 40 liraya kadar geriledi. Her şeyin fiyatının arttığı bir dönemde, vatandaşın sofrasına girebilen nadir ürünlerden biri palamut oldu. Fakat balığın ucuzlaması bu kez sevinçten çok tartışma yarattı. Balıkçıların bir bölümü düşen fiyatlar nedeniyle zarar ettiklerini savunarak avcılığa ara verilmesini istedi. Ardından yapılan açıklamalarda ise asıl sorunun bolluk değil; kasa, buz, nakliye ve stoklama imkânlarının yetersizliği olduğu belirtildi. Bir başka iddia da balıkçıdan 30 liraya alınan palamudun bekletilerek tüketiciye daha yüksek fiyattan satıldığı yönünde.

Palamut meselesi, aslında balıktan çok fiyat zincirini anlatıyor. Denizden bol çıkan ürünün ucuzlaması ekonominin en temel kuralı; ancak bu ucuzluk tezgâha geldiğinde birileri için zarara dönüşüyorsa, mesele yalnızca arz ve talep değildir. Balıkçı maliyetini karşılamak istiyor, hal esnafı kârını korumak istiyor, vatandaş ise uzun zamandır ilk kez uygun fiyata balık bulmuşken bunu kaybetmek istemiyor. Burada çözüm, bolluğu azaltıp fiyatı yükseltmek değil; soğuk zinciri, nakliyeyi ve doğrudan satış imkânlarını geliştirmek olmalı. Çünkü bir ülkede palamutun ucuzlaması ekonomik kayıp değil, vatandaş için ekonomik kazançtır.