Sanat ve bilim, modern dünyada çoğu zaman iki ayrı cephe gibi konumlandırılır. Biri duyguya, diğeri akla; biri hayale, diğeri gerçeğe aitmiş gibi sunulur. Oysa bu ayrım, insan düşüncesinin doğasına aykırıdır. Çünkü insanlık tarihini ileri taşıyan her kırılma anında, sanatçı ile bilim insanının aynı masada oturduğunu görürüz.
Sanatçı da bilim insanı da itaatkâr değildir. Mevcut olanı kabullenmek yerine onu sorgular. Her ikisinin de zihnini dürten ortak bir rahatsızlık vardır: “Bu böyle olmak zorunda mı?” İşte bu soru, hem sanatın hem de bilimin gerçek başlangıç noktasıdır.
Bilim insanı hakikate deneyle yaklaşır; sanatçı sezgiyle. Ancak hakikat tek katmanlı değildir. Bilimin ölçtüğü gerçek, sanatın hissettirdiği gerçekten bağımsız değildir. Einstein’ın ‘hayal gücü bilgiden daha önemlidir’ sözü, bilimin bile sezgiye muhtaç olduğunu açıkça ortaya koyar. Aynı şekilde güçlü bir sanat eseri de rastlantısal değildir; yoğun bir gözlem, bilgi ve disiplin içerir.
Tarih, bu gizli ittifakın örnekleriyle doludur. Leonardo da Vinci yalnızca bir ressam değil, aynı zamanda çağının çok ötesinde bir bilim insanıdır. Onun çizgilerinde estetikle anatomi, güzellikle matematik yan yana durur. Bugün ise bu ittifak, algoritmalarla, yapay zekâyla, dijital üretimlerle devam etmektedir. Sanat, bilimin soğuk verilerini insanın anlayabileceği bir dile çevirirken; bilim de sanata yeni ifade alanları açmaktadır.
Sanatçı ve bilim insanının bir başka ortak özelliği, belirsizlikten korkmamalarıdır. Sonucu bilmeden yola çıkarlar. Hata yapmayı, yanılmayı ve yeniden başlamayı göze alırlar. Çünkü her gerçek sıçrama, konfor alanının dışında gerçekleşir. Bu nedenle hem bilimde hem sanatta çığır açan isimler, önce rahatsız edici bulunur.
Bugün asıl sorulması gereken şudur: Aynı kaynaktan beslenen bu iki güç, toplumu nasıl dönüştürür? Bu sorunun cevabı, gelecek haftaki köşe yazımda olacak..
Haftaya görüşmek üzere, sanatla kalın.!