Şu sıralar, sanatçı dostlarımın yakından tanıdığı o meşhur "yazma tıkanıklığı" ile baş başayım. Bazen tuval size bakmaz, kalem elinize küser. Bu sessizlikte şehri, insanları ve sanatın bugün savrulduğu yeri izlerken kulağımda Pilli Bebek yankılanıyor: "Hayaller içinde gün görmeye bak..."

Bu şarkı benim için sadece bir melodi değil; Ankara’nın o gri pusunda, hayatın sertliğine karşı sergilenen sessiz bir duruştur. İnsanın kendi iç dünyasıyla yüzleşmesini, o sıradanlığa teslim olmayıp zorluklara rağmen devam etme gücünü fısıldar. Ben de o gri pusta, Gazi’nin atölyelerinde tırnaklarımla kazıyarak kazandığım o başarıların hatırasıyla bugün buraya, Konya’ya dönüp bakıyorum.

Bugün herkesin dilinde bir "Dijital Göçebelik" meselesi var. Sırtında çantası, koltuğunun altında bilgisayarı; her an her yerde çevrimiçi ama bir o kadar da kendi ruhuna yabancı bir nesil... Modern dünya, bir kafede otururken tüm dünyayı fırçamızın ucuyla fethedebileceğimizi vaat ediyor. Özgürlük gibi tınlıyor, değil mi? Ancak bu kadim şehrin sokaklarında, o kerpiç duvarların gölgesinden geçerken zihnimde hep o meşhur pergel metaforu yankılanıyor.

Sahi, bir ayağımız merkezde sabit kalmadan diğeriyle dünyayı turlamak bizi gerçekten besliyor mu? Yoksa şarkıdaki o "eksik bir şeyler var" hissini mi büyütüyor?

Sanat, özü itibarıyla bir aidiyet meselesidir. Bugün dijitalleşmenin sunduğu o soğuk özgürlüğün içinde, insanoğlu aslında tutunacak bir liman arıyor. Bir tuvalin karşısına geçtiğimizde, ister bu coğrafyanın o yanık bozkır ışığını kullanalım, ister yarın gideceğimiz uzak bir ülkenin yabancı güneşini; eğer içimizdeki o "merkez" duygusunu kuramamışsak, fırçamız hep biraz eksik kalıyor. O fırça darbesi, bir türlü o beklenen derinliği yakalayamıyor.

Konya, dışarıdan bakıldığında sessiz ve durağan bir kale gibi algılanabilir. Oysa bu derinlik, dijital dünyanın o yorucu hızına karşı muazzam bir "dinginlik okulu" aslında. Bugün yapay zeka saniyeler içinde teknik olarak hatasız portreler sunabiliyor ama o piksellerde bir ustanın sabrını, o insani nefesi bulamazsınız. Bir başarıyı tek başına elde etmenin vakur gururu yoktur orada. Çünkü sanat sadece bir çıktı değil; bir duruştur.

Tam da bu noktada, bugün kapımızı çalan Ramazan Bayramı bize çok kıymetli bir şey hatırlatıyor: Durmayı ve kendine bakmayı. Bayram, pergelin o iğne ucunu en güvenli şekilde toprağımıza, köklerimize sapladığımız andır. Şarkıdaki o "Herkes bir şey görür, sen kendine bak" öğüdü, bayram sabahının o berrak sessizliğinde karşılığını bulur. Aile sofrasında birleşen eller ve kerpiç duvarlara sinmiş o kadim huzur; aslında fırçamıza o ruhu veren gerçek "merkez"dir.

Belki de temel mesele ne kadar uzağa gittiğimiz değil; olduğumuz yerde, o bayram neşesinin içtenliğinde ne kadar "derine" inebildiğimizdir. Kendi pergelimizin iğne ucunu bu topraklara sağlam basarsak; diğer ayağımızla dünyayı gezmek bizi savurmaz, aksine her adımda bizi daha da zenginleştirir.

Ruhunuzun kırışıklıklarını açtığınız, sevdiklerinizle omuz omuza olduğunuz ve hayaller içinde gerçekten "gün gördüğünüz" huzur dolu bir bayram dilerim.