Hayat tek başına yaşanmaz. Mutlaka diğer insanlarla herhangi bir yolla ilişki içerisinde olma zorunluluğu vardır.

Bu zorunluluk her türlü ilişkide karşı tarafa verilen önemi veya değeri gösteren bir davranış biçimi ortaya koyar. Davranışlarımızda diğer insanlara ne denli değer verdiğimiz, kıymet verdiğimiz, önem verdiğimiz konusundaki tutumumuz ilişkilerde kendini gösterir.

Konu ile ilgili İsra Suresinin 70. Ayetinde Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır.

“Andolsun ki biz, insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları karada ve denizde taşıyacak (vasıtalar) verdik, temiz yiyeceklerden onları rızıklandırdık. Onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.”

Bu Ayetten Allah’ın, yarattığı insana ne kadar değer ve önem verdiğini anlamak mümkündür. Zira Ayet, insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldığından ve Allah’ın diğer yarattıklarından üstün kıldığından bahsediyor.

Bakara Suresinin 29.Ayetinde de Yüce Allah, Yeryüzünde ne varsa tamamını insanoğlu için yarattığını” belirtmektedir. Bu Ayetten de Allah’ın yeryüzünde ne varsa tamamını bizim için yaratacak kadar bize yani insana ne kadar çok değer verdiğini anlıyoruz.

Demek ki Allah, yarattığı insana çok değer, çok önem ve çok kıymet vermiş, ona şan ve şeref lütfeylemiştir.

Dahası da var.  

Bakara Suresi 30. Ayette Allah, “Yeryüzünde bir halife yaratacağını”, 34. Ayette ise “Meleklere, Âdem’e secde edin” dediğini vurgulamaktadır.

Allah insana o kadar değer veriyor ki, insanı yeryüzüne halife kılıyor ve meleklere de bu halifeye secde edin emrini veriyor. Bundan daha büyük bir şeref düşünülebilir mi?

İnsanı yaratan Allah, yarattığına bu kadar değer verirken bazı insanların diğer insanlara karşı bırakın değer vermeyi, onları küçük görme, aşağılama, hakaret etme gibi tavırlarına ne demeli?

Bir insana değer vermek, özen göstermek, ona kıymetli olduğunu hissettirmek bir kültürdür, Bunun eğitimi yoktur. Bunun yolu insan olmaktan geçer.

Birine değer vermek bir şeyin karşılığını hak edilen ölçüde vermek şeklinde ifade edilebilir ama bana göre bu yanlış bir tanımlamadır. Zira değer vermeyi bir karşılık olarak değil, karşılıksız olarak yapmak gerekir.  Değer vermek, verilen önem ve kıymetle birlikte sevgi ve saygıyı ifade etmek amacı ile de kullanılmaktadır.

Birine değer verdiğini gösteren olgulardan birisi karşı tarafa duyulan saygıdır.

Bunun dışında kişilerin karşı tarafa değer verdiğini gösteren pek çok durum vardır. Karşı tarafın sıkıntılarını çözmeye çalışmak, özenli ve sevgi dolu davranmak ve her anlamda karşı tarafa destek olmak değer verdiğimizin bir göstergesidir. Bunlardan birisi de boş vakitlerini ve zamanını karşı tarafa ayırmaktır.

Bu dünyada değer vermeyi kimi insan yaşayarak öğrenir kimi insan da dost gördüklerinden tokat yiyerek öğrenir. 

Konuyu çok basit ama yaşanan bir örnekle açıklamaya çalışayım.

Bir sivil toplum kuruluşunun programına gidiyorsunuz. Salona girince şöyle bir bakıyorsunuz ve ön tarafta boş bulduğunuz bir koltuğa oturuyorsunuz.

Oturduğunuz koltuğun yanında oturan yönetim kurulu üyesi olan şahıs, “buraya gelecek var” diyerek sizi kalkmaya zorluyor. “Peki” diyerek kalkıyorsunuz ama haklı olarak da bozuluyorsunuz. Toplum içinde insanı oturduğu yerden kaldırmak çok kaba, çok çirkin bir davranıştır.

Ben aslında böyle bir kabalığa muhatap olduğum zaman orayı terk eder giderim. Ancak gerek o kuruluşun başkanına, gerekse programı icra edenlere olan saygı gereği dört, beş koltuk ileride bulunan boş yere oturuyorsunuz.

Bir yandan da kalktığınız boş koltuğu takip ediyorsunuz ama gelen falan olmuyor ve oraya programı takdim eden kişi boş bulduğu için kâh oturup kâh kalkıyor.

Ayrıca sizin oturduğunuz yerden kalkmanızı isteyen şahsın 5-6 yaşlarında olan çocuğu veya torunu da kendisinin diğer yanındaki koltukta oturuyor. “Gelecek var” dediği şahıs gelse bile onu aynı hizada boş bulunan bir başka koltuğa oturtmak veya 5-6 yaşlarındaki çocuğunu biraz ileriye oturtmak varken, bir kişiyi oturduğu koltuktan kaldırmak, insana yapılan değersizliğin, verilen önemsizliğin ve kıymetsizliğin en basit bir örneğidir.

Yaratan Allah bile yarattığı insana en büyük değeri, en büyük şerefi verirken sana ne oluyor ki bir insanı değersiz addederek, önemsiz görerek bu şekilde bir kabalığa muhatap kılıyorsun ve o insanı incitiyorsun.

İnsanlığa yeni bir hayat modeli getiren Peygamber Efendimiz, hayatın her alanında olduğu gibi, sosyal hayatı da yenileyen ve şekillendiren prensipler getirmiştir. Hz. Peygamber teklif edeceği her konuyu önce kendisi bizzat tatbik ettiği gibi, Allah’ın razı olduğu hayat tarzı olan kendi hayat tarzına ulaşılması konusunda da toplumu eğitmeyi ihmal etmemiştir.

Peygamber Efendimizin davranışlarının ahlâkî olarak dayandığı esaslar araştırıldığında bunların en başında; O’nun engin tevazusu, yumuşak huyla muamelede bulunması, cömertliği, sabrı, merhamet ve şefkati gelir.
Peygamberimizin ortaya koyduğu esaslar, insan ilişkilerinin daha bir önem kazandığı günümüzde, başta insanları idare etme konumunda olan kimseler olmak üzere, bütün insanlar için örnek olacak prensiplerdir.

İnsanlarla başarılı bir ilişki kurmanın temelinde muhatabı ciddiye alma ve ona değer verme vardır. Herkes sevilmek ve sayılmak ister. Peygamberimiz insanlara çok değer verir, insanlarla iç içe yaşar, onlardan biri gibi hayatını devam ettirirdi. İnsanlarla karşılaştığı zaman ilk selam veren kendisi olurdu. Tokalaşır, hal ve hatır sorardı. Söylenenleri dikkatle dinler, muhatabı ayrılmadıkça yüzünü ondan çevirmezdi. 

Efendimiz, insana öncelikle insan olduğu için değer veriyordu. Bunun en güzel ve çarpıcı örneklerinden biri şudur:

Bir gün Hz. Peygamber sahabeden bir grupla otururken yakınlarından bir cenaze geçmiş ve Peygamberimiz (s.a.s.) cenazeyi görünce ayağa kalkmıştı. Yanında bulunanlar, onun bir Müslüman cenazesi olmadığını, Yahudi cenazesi olduğunu söyleyerek, ‘ayağa kalkmanız gerekmezdi’ demek istemişlerdi. Onların bu sözü üzerine Hz. Peygamber; “O da bir insan değil miydi?” cevabını vermişti.

Peygamberimiz incelik, zarafet ve nezaket insanıydı. O’nun çevresine rahatsızlık verecek bir tavır ve davranışı yoktu. O, insanların gönüllerini alır, onları nefret ettirmezdi. İnsanlara güler yüzlü davranır, güzel muamele ederdi. Kötü huylu, kaba dilli ve katı kalpli değildi. Kimseyle çekişmez, kötü söz söylemez, kimseyi ayıplamaz, kimseyi incitmezdi.

O, son derece edepliydi. Çünkü ilahi terbiyeye mazhar olmuştu. O, insanlık için en mükemmel örnektir. Bu, O’nun gönderiliş gayesidir. Çünkü bizzat kendisi, “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurmuştur. Kur’an, Kalem Suresi 4. Ayette  “Şüphesiz ki sen yüce bir ahlak üzeresin” buyurarak bu hususu teyit eder.

Peygamberimize yakınlığıyla bilinen Enes b. Mâlik anlatıyor:

“Allah Rasûlüne on yıl hizmet ettim, bana hiç öf demedi. Yaptığım bir şey için ‘bunu niye yaptın?’ Yapmadığım bir şey için de ‘bunu niye yapmadın?’ demedi. Çünkü O insanların en güzel ahlaklısı idi.

Peygamberimiz, ideal Müslümanı şöyle tarif etmiştir: “Müslüman, dilinden ve elinden, diğer Müslümanların zarar görmediği (incinmediği) kimsedir.”

Yaratandan ötürü yaratılanı hoş görmek prensibini kendimize düstur edinmek varken, insanlara değer vermemek, onları incitmek, onları hor görmek, küçümsemek gibi davranışların hele hele Müslüman kardeşinin kalbini kırmanın Allah’ı inciteceği kesindir.

Allah’ın değer verdiği, şan ve şeref bahşettiği insana bizim de değer vermemiz ve onu incitmekten kaçınmamız şarttır.  Son olarak Âli İmran Suresi 159. Ayeti unutmayalım.

“Sen onlara sırf Allah’ın lütfettiği merhamet sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi.  ……..”

Davranışlarımıza bu Ayet kapsamında yön vererek kimseyi incitmemeye ve insanların etrafımızdan dağılıp gitmemesine özen göstermemiz gerekir. Hele hele tebliğ görevini üstlenen Sivil Toplum Kuruluşları yöneticilerinin insana daha fazla önem ve değer vermeleri, onları incitmemeleri şarttır. Sağlıklı ve mutlu yarınlar diliyorum.