Yazmaya başlamamın temeli ilkokula başladığım gündür. Nasıl mı? Anlatayım.

İlkokula o zaman ki ismiyle Akviran’da bugünkü adıyla Akören’de başladım. Merhum babam Veyis Ersöz’de okulun öğretmeni idi. İlk gün ilk derse girdim. Çocukça bir davranışla başımı sıraya koydum ve ders boyunca hiç kaldırmadım. İlk teneffüs olunca da sebepsiz olarak okuldan kaçtım. Öğretmenim Ali Osman Ataç ikinci derste olmadığımı babama iletmiş. Babam da beşinci sınıflardan 4 -5 kişi görevlendirerek önce kendimizin sonra da bütün akrabalarımızın evlerine sordurmuş.

Halamlara gitmiştim. Beşinci sınıfın bana göre iri yarı öğrencileri beni orada buldular ve aralarına alarak okula getirdiler. Babam okulun girişinde bekliyordu. Elinde bulunan bağ çubuğu ile babamdan o gün ilk dayağımı yemiştim. Bir yandan “Sen nasıl okuldan kaçarsın?” diye söyleniyor, bir yandan da bağ çubuğu ile sırtıma vuruyordu.

Diğer öğrencilerin içinde yediğim o dayak beni kendime getirmeye yetmişti. Yerle bir olan itibarımı yeniden kazanmak için o günden itibaren durmadan çalışıyordum. Hem derslerime çalışıyor hem babamın getirdiği seviyeme uygun kitapları okuyor hem de okulda açılan yarışmalara katılıyordum.

Babam okumamı çok teşvik ediyordu. Konya’dan 4-5 kitap getiriyor, ben o kitapları bir haftada okuyup bitiriyordum. Her hafta bu şekilde devam ediyordu. Okulda açılan şiir okuma yarışmasında birinci olduğum için 23 Nisan başta olmak üzere özel günlerde okul adına şiirleri ben okuyordum. Akviran’da okuduğum 3 yıl içinde sınıfları birinci olarak geçmiştim.

Üçüncü sınıftan dördüncü sınıfa geçtiğim yaz ayında babamın tayini dolayısı ile Konya’ya taşındık. Dört ve beşinci sınıfları Konya’da okudum. Burada da yine şiir okuma yarışmasında birinci oldum. O zamanlar 23 Nisan Bayramı törenleri yıkılan eski stadyumda yapılırdı. Bayramlarda orada da şiirler okudum. Konya’da da yine sınıfları birincilikle geçtim ve okul birincisi olarak mezun oldum.

Bu arada babamın yazarlığı dolayısı ile evimize gelen gazeteleri takip ediyor, gerek babamın gerekse diğer yazarların yazılarını okuyordum. Kitap okuma ise ben de adeta bir sevdaya dönüşmüştü. Her gece saat 02 lere kadar kitap okuyordum. Babamın yazılarını ve şiirlerini okudukça bende de yazma aşkı doğmaya başladı. Tuttuğum bir deftere yazılar yazmaya başladım. Yazılarımı babama okutuyor, babamın “Çok güzel” demesi ile daha çok hevese geliyordum.

Ortaokul birinci sınıfta iken Türkçe öğretmenimiz bir gün derse girer girmez şöyle dedi: “Bu derste başınızdan geçen gerçek bir olayı kompozisyon şeklinde yazınız.”

Ben biraz düşündükten sonra ilkokula başlama anımı yazmak aklıma geldi. Çok kitap okuduğum ve az da olsa yazma tecrübem olduğu için kelime haznem iyiydi. Kompozisyon kurallarına dikkat ederek ve elimden geldiğince edebi bir dil kullanarak olayı yazdım, öğretmene verdim.

Aradan geçen bir ay sonra beni müdür odasına çağırdılar. Meğer öğretmenimizin yazdırdığı kompozisyon, Milli Eğitim Müdürlüğünün düzenlediği bir yarışma imiş. Benim yazım birinci seçilmiş. Müdür odasına çağrılma sebebim bu imiş. Tebrik ve ödül faslından sonra ben yazma konusunda iyice cesaretlenmiştim. Demek ki babamın dayağında bile bir hikmet varmış. Düzyazıdan sonra babamın da teşvikiyle şiirler de yazmaya başladım.

Lisede okurken Yeni Konya gazetesi tarafından Mevlâna konulu bir şiir yarışması düzenlendi. Yarışmaya ben de katıldım ve yazdığım şiiri gazeteye gönderdim. Sonuçlar gazetede ilan edildi. Benim şiirim dereceye girmiş ve ödül almaya hak kazanmıştı. Gazeteye çağrıldım, ödülümü aldım. Benim için en büyük ödül fotoğrafımın gazetede yayımlanması olmuştu.

Önce kompozisyon dalında sonra da şiir dalında ödüller almam benim yazmaya başlamamın en büyük amilleri olmuştur. Babamın yazar ve şair olması ve beni sürekli teşvik etmesi de bunlar kadar önemli bir sebeptir.

Sürekli olarak yazmaya başlamam 1978 yılında oldu. Bu tarihte yüksekokulda öğrenci iken evlenmiştim. Akşam bölümünde okuyordum. 1975 yılında Gima’da başladığım çalışma hayatıma Karayolları ile devam etmiştim. Meşhur Güneş Motel olayı sonrası 1978 yılının Ocak ayında kurulan CHP hükümeti ile işime son verilince merhum Ali Güneri abimizin “Salih gazetede çalışır mısın?” teklifi ile o tarihte Milli Görüş gazetesi olan Türkiye’de Yarın Gazetesinde muhabir olarak çalışmaya başladım.

İşte bu tarihten itibaren benim fiili olarak yazı hayatım başlamış oldu. Gazetenin ismi daha sonraki yıllarda Merhaba olarak değiştirildi. Ben de Merhaba da yazmaya devam ettim. Görevlerim gereği çok kısa aralıklarla yazmaya fırsat bulamadığım zamanlar olsa da genellikle hep yazdım. Gazete yazılarımdan ayrı olarak kitaplarım yayımlandı.

Şimdi bakıyorum da gazetede ilk yazmaya başladığımdan bu yana 48 yıl geçmiş. 48 yıldır yazmak… 20 kitap yayımlamak… 12 yıldır da TV programcılığı yapmak… Dile kolay…

Merhum babam 70 yıl boyunca yazmıştı. Hem de günlük olarak… Sadece Konya’nın yerel gazetelerinde değil, Milli Gazete, Yeni Devir, Akit gibi ulusal gazetelerde de yazmıştı. Yayımlanan 20 kitabının yanında 20 bin makalesi vardı. 20 bin makaleyi toplasak en az 60 kitap eder. Babamın sayısına ulaşmak çok zor ama hizmet yolunda ne kadar yapabilirsek kârdır.

Peki niçin yazıyorum?

Yazar olarak bizim yaptığımız eğitim işidir aslında… Konuları değerlendirerek okuyucu ile paylaşmak, dağarcığımızda bulunan bilgileri diğer insanlara iletmek bizleri mutlu kılmaktadır. Her yazar bu mutluluğu okuyucusu ile beraber yaşamak ister. Öğretmenin veya hocanın bilgi ile donatmaya çalıştığı öğrencileri ile mutluluk paylaşımı gibi bir şey bu… İnsanlar eserleri ile yazarlar da yazdıkları ile yaşarlar.

Yazmak, duygu ve düşünceleri ifade etmenin yollarından biridir. Yazar, öncelikle çok okuyan, düşünen ve kendi kendine konuşan insandır. Yazı yazmak eylemdir, önemli bir faaliyettir, aynı zamanda insanın kendisini bulması, kendisini anlatmasıdır. Düşündükleriniz, hissettikleriniz ancak yazdıklarınızla vücut bulur ve diğer insanlara ulaşır.

Yazmaya alışan kolay kolay bundan kurtulamaz. Yazmak bu yüzden tutkulu bir aşka benzer. Okumak insanı olgunlaştırır, insana yükleme yapar, yazmak ise o yüklenen duygu ve düşüncenin diğer insanlara ulaşmasını sağlar.

Kişinin kıymeti, değeri, fikri, düşüncesi yüreğinde gizlidir. Onu kalemin ucuna getiren ve açığa vuran yazmaktır. Onun için yazmayı öğrenmek, okumayı ve düşünmeyi öğrenmekten geçer. Yazmak önemli bir sanattır. Bu sanat okumakla, düşünmekle ve hayatı incelemekle kazanılır.

Yazar, ölümünden sonra geride ne bıraktığının bilinmesi için yazan kişidir. Onun için geride hoş bir seda bırakmak istiyorsak dünya ve ahiret için faydalı şeyler yazmamız gerekir. Yazar, söyleyecek bir şeyi olduğuna inanan kişidir. Ancak kalbi, gönlü, ruhu dolu olanlar yazabilir. Bunlar boşsa yazacak bir şey de yok demektir.

Ancak yazıya geçmiş düşüncelerin değeri vardır. Yazılmamış, kayda geçmemiş, kafada, beyinde gizli kalmış düşünceler boş çırpınmalardan ibarettir ve hiç kimseye faydası yoktur. İnsanlığa faydalı olmak, bizden sonraki nesillerimize bir şeyler bırakmak istiyorsak yazmak gerekir.

Yazarlar, yazdıklarından sorumludurlar. Bu sorumluluk yazar öldükten sonra bile devam eder. Bu sorumluluk sadece dünyaya müteallik değil aynı zamanda ahiret hayatına da mütealliktir. Bir eser meydana getirirken, yazarlarda bu sorumluluk duygusu hâkim olmalıdır.

İnsan maddi ve mânevi yönden kazanmak için yazar. Ben mânevi yönden kazanmak için yazıyorum. Duygu ve düşüncelerimi paylaşmak, var olduğumu göstermek, okumak kadar yazmanın da bir ihtiyaç olduğuna inandığım için yazıyorum. Kalıcı olmak, geleceğe iz ve eser bırakmak, böylece amel defterimizin kıyamete kadar açık kalacağına inandığım için yazıyorum. Yıllarca hatırlanmak, gelecek nesillerimize ismimi, fikirlerimi ve eserlerimi taşımak için yazıyorum. Yazdıklarımdan bir kişinin bile faydalandığını, istifade ettiğini görmekten ve duymaktan büyük mutluluk duyduğum için yazıyorum. Diğer insanlarla bir gönül köprüsü oluşturabilmek için yazıyorum. Sağlıklı ve mutlu yarınlar diliyorum.