Son günlerde ülke gündeminde İmam Hatipler tartışması yaşanıyor.

Türkiye’de İmam Hatip tartışması zaman zaman yaşanır. İmam Hatiplerin açılmasına ve çoğalmasına karşı olan çevreler rahatsızlıklarını sık sık dile getirirler. Bu çevreler aslında İslâm’a olan düşmanlıklarını İmam Hatipler üzerinden yaparlar.

Ama bu defa durum başka… İmam Hatipler tartışmasını başlatan bu defa bu çevreler değil, içimizden biri… Yani âlim, zahid, mutasavvıf olarak bilinen bir zâtın kendisinden beklenmeyecek şekilde; “çocuklarınızı imam hatiplere vermeyin, normal okullara gönderin” diyerek başlattığı tartışma devam ediyor.

Bu konuya tekrar döneceğiz ama İmam Hatip Okulları Türkiye’de hangi şartlarda nasıl açıldı? Önce buna bakalım.

Şair, yazar, üstad Ali Ulvi Kurucu’nun hatıralarında geçen yaşanan olayları aktaralım. Üstad şöyle anlatıyor:

“İlk mektep için köyden Konya’ya geldim ve Köprübaşı semtinde oturan dayımların yanında kalmaya başladım. 1928 yılı idi. İki ay kadar eski yazımızla okudum. Köprübaşı’ndaki mektep binası çok eski idi. Yıkılma tehlikesi olduğu için açıldıktan iki ay sonra, Cevizaltı’ndaki Mahmud Şevket Paşa İlk mektebine geçtik. Harf inkılâbı olunca, ilk iki aydan sonra latin harflerini okuduk. Köprübaşı’nda ilk gittiğim mektep dedemlere uzaktı. Yenisi yakın olduğu için onlarda kalmaya başladım.

Dedem bir gün mektebin önünden geçerken durup bahçedeki çocuklara bakmış. Kız oğlan karışık, beşinci sınıfın büyük talebeleri kadın erkek muallimlerle voleybol oynuyorlar.

Eve gelince nineme “yahu Ali’ye ilim öğretecek kimseler kadın erkek, kız oğlan top oynuyorlar” demiş ve kendisine gelmemi tembih etmiş. Gittim, elini öptüm. O da beni öptü. Mektepten sualler sordu. “Programınız nedir?” dedi. Derslerin isimlerini saydım. “Kur’an yok mu?” diye sordu. Olmadığını söyledim. “Pekâlâ” dedi. Ben çıktım.

Ben gittikten sonra dedem ağlayarak nineme şöyle demiş:

“Muhsine bu çocuk pınarın başında susuzluktan ölecek. Yazık yahu. Ben neslimden hâfız-ı Kur’anlığın bu kadar çabuk kesileceğini tahmin etmezdim. Çok erken oldu. Yahu Muhsine, sinesinde Kur’an olmayan bir insan kabirde gibi karanlıktadır. Kur’an nurdur, ışıktır, feyizdir. Kur’ansız bir okul zulmettir, karanlıktır. Bu karanlık mektep çocuğa ne verecek?”

“Bu çocuk pınarın başında susuzluktan ölecek” cümlesi çok mânidar. Ali Ulvi Kurucu Hacı Veyis Efendinin torunu, Hacı Veyiszade İbrahim Efendinin oğlu, Hacı Veyiszade Mustafa Hoca Efendinin yeğenidir.

O dönemlerde medreseler ve dini eğitim kurumları kapatılmış, Kur’an eğitimi yasaklanmıştı. Kur’an eğitimi çocuklara gizli gizli samanlıklarda verildi. Kur’an eğitimi veren hocalar tutuklandı, hapse atıldı.

3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun din görevlisi eğitimini düzenleyen 4. maddesi medreselerin kapatılmasına karşılık, imamlık ve hatiplik gibi dini hizmetlerin görülebilmesi için ayrı okullar açılmasını öngörüyordu.

Kanunda öngörülen bu okullar, 1924 yılında İmam Hatip Mektepleri adı altında 29 merkezde açıldı. Okullar, dört yıllık ortaöğrenim seviyesindeydi. Bu okulların müdürleri özel bir din eğitimi görmemişlerdi. Daha çok deneyimli eğitimcilerdi ve amaçları laik, reformcu din adamları yetiştirmekti. Ders saatlerinin çoğu bilim ve yabancı dil dersleriydi ve dinle ilgili dersler ikinci plandaydı. Bu okullar 1924-1925 öğretim yılında yirmi dokuzdan yirmi altıya, 1925-1926’da yirmiye düşmüş, bir yıl sonra sadece İstanbul ve Kütahya’da birer okul kalmış, 1929-1930 öğretim yılında ise tamamen kapanmıştır.

1946’da ilkokullara din bilgisi dersleri konması yönünde teklifler gündeme gelmişse de dönemin başbakanı Recep Peker bu talepleri reddetmiştir. Ancak taleplerin artarak devam etmesi üzerine Aralık 1947’de toplanan Cumhuriyet Halk Partisi VII. Kurultayı’nda ve meclis müzakerelerinde din eğitimi tekrar tartışmaya açılmıştır. Bu kurultayda Hamdullah Suphi Tanrıöver, din görevlisi sıkıntısının ulaştığı had safhayı örneklerle anlatıyor ve ölüleri zamanında gömmek için imam bulunamadığını söylüyordu.

Dönemin Diyanet İşleri reisi Ahmet Hamdi Akseki de bir raporunda, camilerde halka namaz kıldıracak ve hutbe okuyacak imam ve hatip yokluğundan şikâyet ediyor, bazı köylerde cenazelerin kaldırılamadan günlerce ortada kaldığını bildiriyor, öte yandan birtakım bâtıl inanç ve yalancı tarikatların memleketin her tarafına yayılmakta olduğu uyarısında bulunuyordu.

Devrin Maarif Vekili Hasan Tahsin Banguoğlu da bu dönemde halkın en önemli şikâyetinin din hizmetleri ve din öğretimi meselesi olduğunu bildirerek bu hususta ayrıntılı bilgi vermektedir.

Halkın yanında bazı aydınların, siyaset ve devlet adamlarının da hissettiği bu ihtiyaç karşısında ilk defa 15 Ocak 1949’da İstanbul ve Ankara’da olmak üzere İmam-Hatip Kursu adıyla on aylık bir öğretim kurumu açılmış, daha sonra bunların sayısı ona çıkmıştır.

Ortaokul mezunu askerliğini yapmış kimselerin alındığı 10 ay süreli İmam Hatip Kurslarından 1949 sonuna kadar 50 kişi mezun oldu. Kursların süresi daha sonra iki yıla çıkarıldı ve meslek okulu mezunlarının da kurslara girmesine imkân verildi.

1950 seçimlerinden sonra iktidara geçen Demokrat Parti, seçim dönemlerine söz vermiş olduğu şekilde İmam Hatip Okulları'nı (İHO) iktidarının ilk yılında açtı. Birinci devresi 4, ikinci devresi 3 yıl olan 7 yıl süreli ve bir bütün teşkil eden İmam Hatip Okulları 1951-1952 döneminde 7 ilde (İstanbul, Ankara, Adana, Konya, Kayseri, Maraş, Isparta) açıldı. 1963-1964 öğretim yılında İmam Hatip Okulları’na ilk defa parasız yatılı öğrenci alınmaya başladı. İHO sayısı 1965'te 45 iken, bu sayı 1966-67'de 65'e, 1967-68'de 84'e yükseldi.

Millî Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu’nun 4 Ağustos 1971 tarih ve 225 sayılı kararıyla İmam-Hatip Okullarının orta kısmı kapatılırken lise kısmı üç yıldan dört yıla çıkarılmış, bu arada farklı derslerden sınava girmek şartıyla İmam-Hatip Okulu’nun bir sınıfından liseye veya lise dengi başka bir okula geçme imkânı tanınmış, bundan sonra birçok İmam-Hatip Okulu mezunu lise imtihanlarına girip lise diploması alarak çeşitli fakültelere girmiştir.

1972 yılında, o güne kadar İmam Hatip Okulları olarak anılan okulların adı İmam Hatip Liseleri (İHL) olarak değiştirildi.

1974’te kurulan Cumhuriyet Halk Partisi - Millî Selamet Partisi hükûmeti döneminde İmam Hatip Liselerinin Ortaokul bölümü yeniden açıldı. Aynı zamanda 29 yeni İHL açıldı ve böylece okul sayısı 113'e çıktı. Yeni kayıt yaptıranların sayısı 3334’ten 18.896’ya çıkmıştır. Aynı hızlı artış sonraki yıllarda da devam etmiş, okul sayısı 1976’da 148’e, 1977’de 334’e yükselmiş, 1980 ihtilâl dönemi de dahil olmak üzere 1997’de temel eğitimi kesintisiz sekiz yıla çıkaran yasanın uygulanmasına kadar İmam-Hatip liseleri istikrarlı gelişmesini sürdürmüştür.

1975'te İmam Hatip Liseleri genel liselere denk sayılarak, mezunlarının kendi alanlarında üniversiteye doğrudan girmelerine izin verildi.

1976’da kızını İHL’ye kaydetmek isteyen bir velinin hukuk mücadelesi sonucu o güne kadar sadece erkek öğrencilerin alındığı İHL'ye Danıştay kararıyla kız öğrenci alınmaya başladı.

Millî Selamet Partisi’nin ortak olduğu hükûmetler döneminde (1975-1978) 262 yeni İHL açıldı.

12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra 1985’e kadar yeni İHL açılmadı ama bu okullarda bir kapanma da yaşanmadı.

28 Şubat 1997 tarihinde toplanan Millî Güvenlik Kurulu’nda yaşanan irtica ile ilgili görüşmelerde 28 Şubat Süreci denilen bir dönem başlamıştır. 28 Şubat sürecindeki iki uygulama, imam hatip liselerini olumsuz etkilemiştir.

Bunlardan birisi, 16Ağustos 1997 tarihinde dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz hükümeti tarafından çıkarılan 8 yıllık kesintisiz eğitimin başlaması neticesinde imam hatip liselerindeki ortaöğretim bölümlerinin kapatılması; diğeri ise 1998 yılında üniversite sınavlarındaki katsayı uygulaması ile mezunların kendi alanları dışında üniversiteye girmesinin engellenmesidir.

28 Şubat dönemi kararları Ak Parti hükümetlerince birer birer yürürlükten kaldırıldı. Daha sonraki yıllarda İmam Hatip Lisesinin sayıları arttırılmış ancak bu defa da kaliteleri tartışılmaya başlanmıştır.

Son gelişmeye geçmeden önce üstad Ali Ulvi Kurucu’nun hatıralarında geçen İmam Hatip Okullarının açılması için Celaleddin Ökten hocanın verdiği mücadeleyi okuyalım:

“Memleketimizde 1940’lı yıllarda, halkın ağzında dolaşan bir söz vardı: “Cenazelerimizi yıkayacak imam kalmayacak!” Bu söylentide doğruluk payı vardı. Bazı köylerde imam olmadığı ve ölenlerin yıkanıp gömülmesi için yakın köylerden imam gelmesinin beklendiği bilinen bir şeydi. Zaman geçtikçe, bu halin daha kötüleşeceği de belli idi…

Hâlbuki asıl tehlike bu değildi… Cenazenin üzerine bir teneke su atarsın yahut bir havuza, bir göle batırırsın yıkarsın… Avam: “Cenazemizi yıkayacak hoca kalmadı.” der; hocalığı, cenaze namazından ibaret bilir…

Fakat asıl tehlike şu idi ki: Milletin imanını yıkayacak, ruhunu yıkayacak, aklını yıkayacak hoca kalmamıştı; kalmayacaktı… Memleketin imanını yıkayan, koruyan, Mustafa Sabri Efendiler, Hamdi Efendiler, Naim Beyler, Akif Beyler, Ferid Beyler, İzmirli İsmail Hakkı Beyler gitmişti…

Memleketin imanı gidiyordu. Memleket, sade cehaletin değil, küfrün istilâsına giriyor; küfrün silindiri altında eziliyor, eriyordu… Ne yapıp edip, küfrün kalesinde bir delik açmak için, bir İmam Hatip Okulu’nun açılmasına arkadaşlarla karar verdik…

Elimde baston, rahatsız halimle trene bindim Ankara’ya gittim. O günün Maarif Vekili olan Tevfik İleri merhum, talebelerimden idi. Terbiyeli bir talebe idi. Beni unutmamıştı… Daha önce de onun tavassutu ile Başbakan Adnan Menderes‘in oğullarına Kur’ân-ı Kerîm okutmak, dinî bilgiler öğretmek için beni tâyin etmişlerdi. O işin de tek âmili Tevfik İleri idi. Adnan Bey’in oğullarının İstanbul’da olduğu günlerde, Hâriciye Vekili Fatin Rüştü Zorlu‘nun evine gider, çocuklara ders verirdim. Bunu herkes de bilmez.

Tevfik İleri ile daha önce konuşmuştum, “Hocam Ankara’ya gelin. Ümit ederim ki, inşâallah bu İmam Hatip kararını çıkarırız” demişti. Ankara’da bir otelde kaldım. Günler geçiyor, Tevfik İleri’nin verdiği emirler, Tâlim Terbiye Daire’sinden bir türlü çıkmıyor. Bekle bekle bir ses yok… Tevfik İleri’nin talebem olması, gelin demesi, bana güç vermişti. Fakat işin bu kadar zor olacağı, Masonların, dönmelerin bakanı dahi dinlemeyecekleri hesapta yoktu. Bir ay uzayacağını ise hiç beklemiyordum…

Bir ay Ankara’da süründüm. Çamaşırım kalmadı. Param bitti. Akşamları, otelden aldığım çayla, odamda ekmeği çaya batırıp yemek zorunda kaldım. Artık uykularım kaçıyordu. Hatta bir gece kaşınmaya başladım. “Eyvah, bitlendim mi acaba?” diye korktum, gözlüğümü takıp bakındım… Çünkü temiz çamaşırım kalmamıştı.

Girişken bir kimse değilim. Davet eden kimse de yok. Ancak Tâlim Terbiye Kurulu’na ve Tevfik Bey’e giderim, otele dönerim. Vallahi Ali Ulvi Bey, bir ay içinde kimseye söylemedim: Oturup beklerken, bacağımın altına mendil koyuyordum. Prostatım var, kaçırıyorum. “Abdeste gideceğim” de diyemiyorum ki; “Ulan, abdestini tutamayan adamın, burada ne işi var” derler mi diye…

Nihayet bir gün, artık çok sıkıldım, rahatsızlandım… Sarı adam, gittiğimde artık yüzüme bile bakmaz olmuştu… Bastonuma dayandım: “Buradan doğru trene gideyim” diye kalktım. Yalnız Tevfik İleri Bey’e bir daha uğrayayım, hem vedâ edeyim dedim. Tevfik Bey, o kırgın halimi gördü; rengimi beğenmedi: “Hocam, siz rahatsızsınız.” “Tevfik Bey, ben gidiyorum.“ dedim…

Üzüldü, düşündü: “Hocam iyi sabretmişsiniz… Son bir çare olarak, meseleyi Adnan Bey’e açalım“ dedi. Birlikte Adnan Menderes Bey’e, başvekâlete gittik. Vaziyeti anlattık. Adnan Bey hayret etti, üzüldü. Tâlim Terbiye Dairesi’ndeki bir adamın, Bakana karşı koyduğuna şaştı: “Bu derece mi Tevfik Bey?”, “Evet, efendim, bu derecedir.”

Başbakan biraz düşündükten sonra dedi ki: “Hocam, yarın siz Tevfik Bey’e gelin; Tevfik Bey’le beraber Tâlim Terbiye’ye gidin… Ben aynı saatte baskın yapayım… Bir de bu şekilde tecrübe edelim. Belki Allah yardımcımız olur.”

Ertesi gün Adnan Bey’in dediği gibi, Tevfik Bey’le birlikte Tâlim Terbiye’ye gittik. O memurun masasında iken Başbakan geldi. Girer girmez selâm verdi. Sonra: “Tevfik Bey neredesin yahu! Ne zaman sorsam, Tâlim Terbiye’de diyorlar!.. Nedir bu?.. Allah aşkına senin Tâlim Terbiye’de bu kadar ne işin var?”

“Efendim, Celâl Ökten Hoca, benim hocamdır. Bir aydan beri buradadır.“ “Hayırdır ne işi varmış?“ Tevfik Bey, “Efendim, böyle böyle.“ diye anlattı. Adnan Bey, memura sordu: “Beyefendi bunun mahzuru nedir?“ “Efendim, bana meşguliyetimin dışında bir teklif yapılıyor. Ben böyle bir karar veremem. Böyle bir müsaadeyi benden istiyorlar. Benden çıkması lâzımmış. Binaenaleyh mevzuat böyle bir karar vermeme müsaade etmez. Vekil Bey üzerime büyük baskı yapıyor.“

“Peki, Tevfik Bey’in verdiği tâlimat kâfi gelmiyorsa; emri ben vereyim: Bu emri günün Başvekili vermiş deyin.” “Muhterem başvekilim, ben mes’ul olurum; şifahî emir beni kurtaramaz.” “O halde, lâzım olanı yazın, ben imza edeyim.” Merhum Adnan Menderes‘in bu kararlı tavrı karşısında, artık Tâlim Terbiye Dairesi Başkanlığı’nın söyleyecek sözü kalmadı.

Bizim vekâletten bir şey istediğimiz de yok… Binayı bulacağız, kirası, bakımı; idareciler, öğretmenler, hademe vs. maaşları, hepsi bize ait olacak… Tevfik Bey de sormuştu: “Hocam nereye açacaksınız? Kimler okutacak?” “Siz hele bize bir izni verin; Allah’ın lütf-u keremi ile onlar bulunur…”

O gün, benim için bayram oldu. İstanbul’dan telgraf çekip sorarlar: “Ne zaman geleceksin?“ “Geldim, geliyorum.” derken, neyse müjdeyle döndüm. O gün, muvafakat emrini alıp da Başvekâletten otele gelirken, nasıl çıldırmadım, nasıl aklımı kaybetmedim, diye hâlâ şaşarım…

Ne evlendiğim gün, ne de icazet aldığım zaman böyle sevindim. O gün bu kadar sevinmiştim! Bu dereceden fazla, bunu bastıran bir sevinci, ancak Beytullah’ı gördüğüm zaman hissettim…”

CHP zihniyetinin din eğitimini tamamen yasaklamasından sonra, Celal hocanın verdiği yılmaz mücadelesi ile Menderes’in açtırdığı ve daha sonraki yıllarda Erbakan hocamızın yaşatıp sayılarını arttırdığı bu okullara yapılan karşıtlığı anlamak mümkün değil.

Eksiklikleri varsa onların giderilip kaliteli bir hale getirilme dilek ve temennisi başka bir şey bu okullara yapılan düşmanlık başka bir şey… Bu düşmanlık kimden gelirse gelsin iyi niyetle bağdaştırmak mümkün değil.

Yazımı bir şiirimle tamamlıyorum. Sağlıklı ve mutlu yarınlar efendim.

İMAM HATİPLİM

Kalbinizde iman var, dilinizde hep Kur'an,

Dinimi tebliğ eden sensin İmam Hatiplim.

Manevi güneşinle toplumumuzu saran,

Yürekleri ısıtan sensin İmam Hatiplim.

***

Fırsat vermez önlersin yağma, vurgun, talanı,

Kaldırırsın toplumdan hile, yalan, dolanı,

Arar, sorar, bulursun sıkıntıda olanı

Her tasadan kurtaran sensin İmam Hatiplim.

***

Cehli kurutmak için her formülü denersin,

İlim ve irfanınla yanlışları yenersin,

Gecenin zifirinde aydınlık bir fenersin,

Karanlığı ışıtan sensin İmam Hatiplim.

***

Yardımsever ruhunla, düşküne veren elsin,

Tehlikede olana tutunacak bir dalsın,

Hastalıklara çare, şifa veren bir balsın

İnsanlığı kuşatan sensin İmam Hatiplim.

***

Bir ayağın sabitken, biri durmaz dolaşır,

Zalimlere engeldir, masumlara ulaşır,

İnsanlığın umudu, huzur için çalışır,

Mazlum sesi işiten sensin İmam Hatiplim.

***

Dünya ve ahirette mutluluğun yolusun,

Çevrene huzur saçan nurlar ile dolusun,

Kurtuluş pınarının uzanan bir kolusun,

Değerleri yaşatan sensin İmam Hatiplim.

SALİH SEDAT ERSÖZ