Havanın güzel olduğu bir gece, Nasreddin Hoca, kuyudan su çekmeye karar vermiş. Elindeki kovası, bahçedeki kuyunun başına gelmiş. Tam kovayı sarkıtacağı sırada, kuyunun içinde ayı görmüş:

'Eyvah! Ay kuyuya düşmüş', diye üzülmüş. Sonra da ay kuyudan nasıl çıkaracağını düşünmüş. Aklına kovası gelmiş. Ayı kova ile çıkarmaya karar vermiş.

Kovayı, ipiyle kuyuya sarkıtmış. Kova, suya değince de, çekmeye başlamış. Su ile ağırlaşan kova bir süre sonra, kuyu duvarına takılmış. Nasrettin Hoca, kovayı ne kadar çekmek istemişse de bir türlü becerememiş.

Kan ter içinde kalmış. Kovanın yukarı gelmemesinin nedenini, ayın ağır olmasına vermiş. Kovayı, yukarı çekmeyi sürdürmüş!

Fakat ipi o kadar şiddetli asılmış ki, ip kopmuş. Nasreddin Hoca da, sırt üstü yere yuvarlanmış.

Nasrettin hoca, gözünü açınca, gökte parıldamakta olan ayı görmüş,

'Oh, çok şükür!.. Epeyce uğraştım, epeyce yoruldum, ama, sonunda ayı kuyudan çıkarmayı başardım! Bu iş bütün yorgunluğuma değdi'demiş.

Nasreddin Hoca'nın hesabına benzetiyorum ben bu seçim sürecini. Bir kuyu var. Kuyunun içine bir şey düşmüş. Öyle bir şey düşmüş ki, sanki büyük bir servet. Bu serveti çıkaran en az Karun kadar zengin olacak.

Halbuki dünya malı neye yarar?

Kuyudan bu büyük hazineyi çıkarabilmek için kuyuya çok sayıda ip sarkıtıldı. Siyasilerin ipi...

Kuyudaki servet onca ipin arasında hangisine takılacağını, hangisiyle gün yüzüne çıkacağını şaşırmış durumda. Birinin ipine tutunup çıkacak sonuçta. Tutulan ip sağlam olsa da, kuyunun duvarlarına takıldığı zaman kopuvermese...

Maddeci yöneticiler tarafından yönetilen, maddeci bir toplumdan beklenen de ancak böyle maddi beklentiler olur.

Çevrenize bir bakın, ahlaktan, maneviyattan, hayat rehberimiz ve kullanma kılavuzumuz olan Kur'an'dan ne kadar da uzağız. Kur'an'ı sadece ekranlarda meşhur olmuş ve mübarek Ramazan ayı ile birlikte daha da meşhur olacak olan hocaların anlattıkları kadarıyla biliyoruz.

Yani kullanma kılavuzumuzu okumadan kendimizi idame ettirmeye çalışıyoruz. Bunun sonucu olarak da yanlış kullanılıyoruz.

Ahlaki dejenerasyon, manevi zedelenme de hep bundan ileri geliyor. Sokaklara bir bakın, halen önüne geçemediğimiz o malum kartvizitler yerlerde sürünürken, biz hala kuyudaki maddi servetin peşindeyiz. Halbuki asıl servet, sokaklardaki bu pisliklerin temizlenmesinde değil midir?

Ahlak bununla da sınırlı değil elbet. Sadece toplumsal ahlaktan söz etmek de doğru olmaz. Siyasileri de ben pek ahlaklı bulmuyorum açıkçası. Birbirine atıp tutanlar, yalanı tığ üstünde durduranlar, onlar değil ben duygusu ile hareket edip enaniyetlerine tavan yaptıranlar, bu millete ne kadar faydalı olabilirler, sorgulamak gerekir.

Mesnevi'den:

“Su, topraktan arınınca denize kavuşur; zindandan kurtulur, denize katık olur.”