Eskiden "sabır" diye bir erdem vardı. Beklemeyi bilirdik. Mektup beklerdik, yemek pişsin diye beklerdik, durakta otobüs beklerdik. Beklerken de düşünürdük, hayal kurardık.
Şimdi ise "beklemek" modern insanın en büyük kâbusu. Kırmızı ışıkta 3 saniye geç kalkan öndeki araca tahammülümüz yok. İnternet sayfası 2 saniye geç açılsa modemi parçalayacak hale geliyoruz. Asansör gelene kadar merdivenleri ikişer ikişer çıkıyoruz.
En acısı da insan ilişkilerimiz bu hızdan nasibini alıyor. Dostumuzun attığı sesli mesajı bile "2x" hızında dinliyoruz. Karşımızdakinin derdini anlatması uzun sürünce içimizden "Hadi sadede gel" diye geçiriyoruz. Bir film izlerken sıkıcı sahneleri ileri sarıyoruz. Peki hayatı ileri sarabiliyor muyuz? Hayır.
Şu an yaşadığımız şey tam olarak bir "Deneyim Hazımsızlığı."
Nasıl ki yemeği çiğnemeden hızlıca yuttuğunuzda midenizde bir ağırlık kalır; hayatı da böyle hızlı yaşadığımızda ruhumuzda bir ağırlık kalıyor. Sabah uyanıyoruz, geceye kadar koşturuyoruz. Yüzlerce bildirim, onlarca konuşma, kaos... Gün bitiyor. Yastığa başımızı koyuyoruz ama içimizde tuhaf bir his: "Ben bugün çok şey yaptım ama sanki hiçbir şey yaşamamış gibiyim."
Çünkü olayların içinden geçiyoruz ama olayların içimizden geçmesine izin vermiyoruz. Bir manzaraya bakıyoruz ama o güzelliğin bize nüfuz etmesini beklemeden yürümeye devam ediyoruz. Her şeyi "tüketiyoruz", hiçbir şeyi "deneyimlemiyoruz". Hız, bizi sadece yormuyor; bizi yüzeyselleştiriyor.
Kızılderililerin o meşhur sözü durumu ne güzel özetliyor: "O kadar hızlı gittik ki, ruhlarımız geride kaldı."
Şu an yaşadığımız o kronik yorgunluğun, o bitmek bilmeyen "hiçbir şeye yetişemiyorum" hissinin sebebi, yaptığımız işlerin çokluğu değil; ruhumuzun bu hıza ayak uyduramaması. Bedenimiz ofiste, aklımız akşamki trafikte, elimiz telefondaki bildirimde... "Şimdi" ve "burada" olan kimse yok.
Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışırken, aslında kendimizi ıskalıyoruz. Kahveyi "al-götür" yapıyoruz, sohbeti "ayaküstü" yapıyoruz, sevgiyi "emojiyle" hallediyoruz. Derinleşemiyoruz. Yüzeyde, paten kayar gibi hızla geçip gidiyoruz günlerin üzerinden.
Sonuç? Tahammülsüz, öfkesi burnunda, sürekli yorgun ama yastığa başını koyunca uyuyamayan kalabalıklar.
Belki de biraz yavaşlamanın vakti gelmiştir. Dünya bir süreliğine dursun demiyorum ama en azından bir çayı, bardağın sıcaklığını hissederek içecek kadar vaktimiz olmalı. Karşımızdakini dinlerken cevabı hazırlamak için değil, sadece anlamak için durduğumuz anlar olmalı.
Hız, makineler içindir. İnsan ritimle yaşar. Ve o ritim bozulduğunda, ne tatil dinlendirir bizi ne de uyku. Biraz frene basmaya ne dersiniz? Ruhunuz size yetişsin diye...