Her yıl olduğu gibi yine bir akşam vakti…
Gökyüzü kararırken minarelerden yükselen o tanıdık cümle kalbimize dokundu:
“Hoş geldin ya Şehr-i Ramazan…”

Aslında takvim yaprağı değişti sadece. Ama insanın içi değişti. Bir anda sokakların sesi bile farklı gelmeye başladı. Fırınların önündeki pide kuyrukları, hurma tezgâhları, evlerdeki tatlı telaş… Sanki bütün şehir aynı kalbin atışıyla yaşamaya başladı. Çünkü Ramazan yalnızca aç kalmak değildir. Ramazan, insanın kendini hatırlamasıdır.

On bir ay boyunca dünya bizi yorar. İş, güç, telaş, hesap, plan… Günler geçer ama kalp çoğu zaman yerinde sayar. İşte Ramazan, kalbin yeniden yürümeye başladığı aydır. İnsan bu ayda sadece midesini değil; dilini, gözünü, kalbini de tutmayı öğrenir.

Sabah sahura kalkarken uykudan zorla doğruluyoruz belki… Ama sofraya oturunca başka bir huzur kaplıyor içimizi. Aynı ekmek, aynı su; fakat tadı farklıdır. Çünkü niyet vardır. Çünkü Allah için yapılan en küçük iş bile büyür.

Oruç bize şunu öğretir:
İnsanın gerçek gücü yiyip içmesinde değil, sabretmesindedir. Susarsın ama şikâyet etmezsin.
Acıkırsın ama kızmazsın. Sinirlenecekken yutkunursun. Belki kimse görmez ama Allah görür. İşte Ramazan, kul ile Rabb’i arasında kurulan en samimi bağdır.

İftar vakti yaklaştığında saatler yavaşlar. Çocuklar camdan bakar, büyükler sofrayı hazırlar. Televizyon sesi bile kısılır. Bir bekleyiş başlar. O birkaç dakika, bütün günün özeti gibidir. Sonra ezan okunur…

İlk yudum su, hayatın en büyük nimeti olur. İlk hurma, sanki cennetten gelmiş gibi tatlı gelir.

İşte o anda insan anlar: Aslında biz nimetlerin içinde yaşıyormuşuz da fark etmiyormuşuz.

Ramazan, zengini fakire yaklaştırır. Tok olan açın hâlini anlar. Sadaka sadece para vermek değildir; kalbin yumuşamasıdır. Bir tas çorba götürmek, bir kapı çalmak, bir yetimi sevindirmek… Bunlar Ramazan’ın gerçek süsleridir. Bu ayda kırgınlıklar yakışmaz. Çünkü affeden kazanır.

Nice insanlar vardır ki yıllardır konuşmaz; ama Ramazan’da selâm verir. Nice kalpler vardır ki sertleşmiştir; ama teravihte yumuşar. Omuz omuza saf tutunca makam da yoktur, zenginlik de… Herkes aynı secdede buluşur. Ramazan bize şunu hatırlatır:
Dünya geçicidir, ahiret kalıcı.

Gece sahurda kalktığında sokaklar sessizdir. Ama o sessizlikte büyük bir rahmet dolaşır. Uykusunu bölüp dua eden, gözyaşı döken, tövbe eden kullar… İşte belki de insan en çok o vakitte kendisi olur. Bu ay Kur’ân ayıdır.
Belki yıl boyunca açamadığımız kitabı yeniden açarız. Bir sayfa okuruz, anlamını düşünürüz. Ayetler sanki doğrudan bize hitap eder. Çünkü kalp açtır; aç kalp hakikati daha iyi duyar.

Ramazan geçip gidecek. Her gelen gibi o da vedalaşacak.

Önemli olan şu:
Ramazan bizden razı gidecek mi?

Aç kaldık ama sabrı öğrendik mi? İftar yaptık ama şükrettik mi? Namaz kıldık ama kalbimizi de secdeye koyduk mu?

Eğer bu ay sonunda dilimiz daha yumuşak, kalbimiz daha merhametli, gözümüz haramdan daha sakınır hâle geldiyse… İşte o zaman Ramazan gerçekten gelmiş demektir.

Ramazan bir misafirdir. Misafir baş tacı edilir. Onu sadece sofralarla değil, ahlâkla ağırlayalım.
Sadece midemizi değil, kalbimizi de temizleyelim. Çünkü belki de bu, son Ramazanımızdır — kim bilir? O hâlde gelin…
Kırgınlıkları bırakalım, gönülleri onaralım, dua edelim. Ve her iftar vakti şu şükrü unutmayalım:
Bugün de bizi bu ana ulaştıran Rabbimize hamdolsun.

Ramazan geldi…
Hoş geldi…
Kalbimize de hoş gelsin. İnşallah.