Mekke’nin Fethi, tarih kitaplarında bir tarih, bir sayı, bir askerî başarı olarak anlatılır çoğu zaman. Oysa o gün, sayılara sığmayan bir sessizlik, kelimelere dökülemeyen bir hüzün ve kalpleri titreten bir merhamet yaşandı. Bilinen yönleri kadar, pek konuşulmayan, insanın içini yakan tarafları da vardı bu fethin.

O gün Mekke’ye giren ordu, yıllarca işkence görmüş, yurtlarından sürülmüş, sevdiklerini toprağa vermiş insanlardan oluşuyordu. Her birinin kalbinde yanmış bir hatıra, yarım kalmış bir dua vardı. Ama o sabah, intikam duygusu değil, sükût hâkimdi. Çünkü başlarında öyle bir rehber vardı ki, zafer anında bile kalbi titreye titreye atıyordu.

Pek bilinmez; Peygamber Efendimiz (sas.), Mekke’ye girerken başını öylesine eğmişti ki, mübarek alnı neredeyse devesinin boynuna değiyordu. Bu bir zafer edası değildi. Bu, doğduğu şehirden kovulmuş bir insanın, Rabbine sığınarak geri dönüşüydü. Mekke’ye bakarken gözlerinde kibir değil, hatıralar vardı. Taşlandığı sokaklar, alay edildiği evler, sessizce ağladığı geceler…

Bir başka bilinmeyen yön ise şudur: O gün fetih emri gizli tutulmuştu. Çünkü amaç korkutmak değil, incitmemekti. İnsanlar uykularında yakalanmasın, şehir kanla uyanmasın diye… Mekke, bir sabah güneşle birlikte rahmete uyansın diye.

Kâbe’ye girildiğinde putlar devrildi. Ama asıl yıkılan şey, yıllardır kalplerde biriken kin ve nefret duvarlarıydı. O an, herkes tek bir cümleyi bekliyordu. Çünkü karşısında, kendisini öldürmek isteyenleri affetmeye gücü olan bir Peygamber vardı. Ve o cümle geldi:
“Bugün size kınama yok…”

İşte o anda, dizler çözüldü. Sadece korkudan değil; utançtan, pişmanlıktan ve hiç beklenmeyen bir merhametin ağırlığından. İnsan bazen affedildiğinde daha çok ağlar. Mekke o gün ağladı. Taşlar değil, kalpler ıslandı.

Hz. Bilâl’in Kâbe’nin damına çıkıp ezan okuması da sessiz bir devrimdi. Bir zamanlar işkence altında “Ehad, Ehad” diyen bir kölenin sesi, şimdi gökyüzüne yükseliyordu. Kimseye bağırmadan, kimseyi incitmeden, sadece hakikati hatırlatarak…

Mekke’nin Fethi, bize şunu öğretir: En büyük zafer, düşmanı susturmak değil; düşmanın kalbine dokunabilmektir. Güçlüyken affedebilenler, tarihe yalnızca kazanan olarak değil, insan olarak geçer.

Belki de bu yüzden Mekke’nin Fethi hâlâ yüreğimizi sızlatır. Çünkü o gün, insanlığın unuttuğu bir şey hatırlatıldı: Merhamet, en ağır yaraları bile sessizce iyileştirir.

Ve bazı fetihler vardır…
Okuyanı ağlatır, çünkü kalbe dokunur.

İşte o fenâfillâh makamına erenin kalbi, Mekke’dir.