Cemre toprağa düşmüştü artık. Sokağa çıktığımda cennetten gelme bir koku duyuyordum. Ne denli gaflete düşmüş de olsam da, Belâ Zamanı'ndan hatırlıyordum bu kokuyu. Keşke diye düşünüyorum o an, keşke cemre yüreklere düşse de gözümüzü bürüyen kış vurgunu soğukluk kalksa aradan. Hâlbuki zordu sebepsiz edilmiş yeminleri bozmak. Yağmurlu bir günde güneşin karalar giymesiyle, yaz vakti bulutların yetim kalışı gibiydi aşk. Güzelliği kadar eksikliği vardı. Onu yaratan tarafından yarım bırakılmıştı.
Ensemde hissettiğim hükmü azalmış olan zayıf bir rüzgâr, tıpkı benim gibi muhacirdi o da. Çekip gidecek ve sultanlığını uzunca bir süre güneşe bırakacaktı. İnce bir hüzün ile her şeyin Allah'tan geldiğine olan inancımı hatırlıyorum. Hükümlük de mahkûmluk da evvela bu dünya da geçici değil miydi?
Başımı göğe kaldırıp dua ediyorum ve şart kılıyorum Yaradan'a yarattığını. Allah'ım bu cennetten kalma mevsimin hürmetine, ben Mim gibi düştüm; sen Elif gibi doğrult. Oysaki heyhat! Bütün hikâyelerim asıl başlaması gereken yerde bitiyordu. Dualarım da öyle. Bir kul hadsizliği ile duamı tam ettiğimi sanıyordum ya ille de küçük ama en mühim ayrıntıyı unutuyordum. Bu yüzden, tam aradığımı bulduğumu sandığım yerde kaybediyordum.
Menzil aramak değildi maksadım. Fakat aradığımı sandığım şeyi bulmak için çıkmaz bir sokağa giriyorum. Yolumu Kaybetsem diyorum teessürle. Hiç olmak istemediğim yolumdan çıksam, kaybolsam. Kendi izimi unutup, en çok kendimi arasam! Beş vakitlik bir hüzün şahlanıyor içimde. Duanın da aşka değen bir âmini vardı. Ama âşık günahkârdı. Yolumu kaybettiğim gibi, günahlarımdan da arınsam. Sözlerim benden çıkıp yine bana geliyordu. Ve seven insan, en çok da unutmayı unutuyordu.
Yan yana sıralanmış ıhlamur ağaçlarına gidiyor gözlerim. Vadesini tamamlamış olan yaprakların yerini dallarda yenilerinin aldığını görüyorum. Soracak olduğu suali vardı alttaki yaprağın üsttekinden. Öyleyse niyeydi diyorum Asla âşık olmak varken dünyaya sevdalanmak?
Ayaklarımın altında ezilen yapraklara Affola deyip yoluma devam ediyorum. Mermer bir çeşmeden su içen kuşları görüyorum sonra. Öyle ya, en çok onlaraydı bahar. Toprağı sevdiğim kadar suyu, suyu sevdiğim kadar da ona olan muhtaçlığı seviyorum. Sevdiğimi yazacak oluyorum tam, kaleme dolanıyor kelamım. Utancım cümlelere geçiyor. Toprağa gömsem içimdekileri, yer almaz. Göğe yollasam, semaya ulaşmaz. Bu yüzden yazıyorum. Kalem dilsiz, kâğıt kör, kelimeler sonsuz!