Eli kalem tutanlarımız, bize kahramanlar lazım diyenden tutun da kahramanlar totaliter toplumların mimarıdırlar demeye getirenlere kadar geniş bir yelpaze oluşturuyorlar.

Toplum olarak kahramanlara saygıda kusur etmeyen bir yapımız var. Bire bin katarak, kömür de olsa onu kristalleştire kristalleştire elmasa dönüştürerek kahramanlar oluşturmakta üstümüze yoktur.

***

Aslında kahramanda yücelttiğimiz özellikler kendimizde olan, kısmen olan ya da olmasını istediğimiz halde olmayan özelliklerdir. Farkında olalım ya da olmayalım, biz kahramanı yücelterek özünde kendimizi yüceltmeye çalışırız. En azından “bak, ben adamın iyisini bilirim ha, iyi şeyleri takdir ederim ha, iyi adamların izinden giderim ha” gibi bir mesaj veririz çevremize. Tabii ki bu mesaj “ben iyiyi bilenim, ben iyiyi takdir edenim, ben iyi yolda gidenim,” yani “ben üstünüm” mesajını da içkindir.

***

Bu zararlı bir yaklaşım mıdır? Bu soruyu, kitlelerin yokluk anlarında başlarına şaplak vuracak şamar oğlanlarına ihtiyacı olduğu gibi varlık anlarında başlarına tac edecekleri kahramanlara da ihtiyacı olduğunu düşünen biri olarak, “evet, zararlıdır” diye cevaplamam mümkün değil. Kanaatimce bir şeyin zararlı olup olmaması çoğunlukla doz  meselesi. Su gibi hayati bir sıvıyı aşırı dozda alırsanız “su zehirlenmesi”nden hastanelik olursunuz. Bilenen en zehirli maddelerin eser miktarlarda alınması ise herhangi bir bozukluğa yol açmaz.

***

Kahramanlarımızı eski Yunan'da olduğu gibi önce yarı tanrı sonra –hâşâ- tanrı mesabesine yükseltirsek, onları hatadan münezzeh, hatta “ölmez” diye sıfatlandırmaya başlarsak o zaman sorun da başlıyor. Böyle bir yaklaşım, kahramanı toplumun önünde aşılamaz bir engel haline getirir. Çağını, toplumunu, şartlarını aşmanın timsali olan kahramanların aşılamaz engeller haline getirilmeleri kaderin garip bir cilvesi olsa gerek!

Bir başka sorun “benim kahramanım, senin kahramanını döver” yaklaşımından kaynaklanır. “Sıralama sevdalısı” olan insanlar kahramanları da sıralar. Oysa her kahraman biriciktir. Her biri kendi çağına, toplumuna, şartlarına özgü aşkın işler yapan bu insanları birbirileriyle kıyaslamaya kalkışmak kocaman bir hatadır. Aslında daha da kötüsü var: kahramanlar çatıştırılır, çarpıştırılır. Çoğunlukla her ölümlü gibi dar-ı bekaya irtihal etmiş zevatın birbirleriyle çatışması, çarpışması tabii ki mümkün değil. Olay kendi çatışma ve çarpışmalarımıza kahramanlarımızı alet etmekten ibaret.

Son bir tehlike de kristalleştirme aşamasında kahramanı bağlamından koparmaktır. Örneğin saldırı altındaki bir vatanı kurtaran kahramanın askerlik ve siyaset alanında çağını, toplumunu, şartlarını aşan davranışlarını gidip bilimsel konulara da teşmil ederseniz söz konusu kahraman, o ilerici kişi, gerçek bir gericilik aleti haline gelebilir.

***

Son zamanlarda, toplumun bir kesiminin bir zamanlar Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu kahramanı olan Mustafa Kemal Atatürk üzerinden sergilediği “yanlış kahramanlık” yaklaşımının, toplumun diğer bir kesimi tarafından, biraz daha geriye gidilerek, son Osmanlı sultanlarından II. Abdülhamit Han üzerinden sergilenmeye çalışıldığını görüyoruz.

Sultan II. Abdülhamit Han, doğrusuyla yanlışıyla tarihe mal olmuş bir şahsiyettir. Onu doğrularıyla kahramanlaştırırken yanlışlarını da kendi yanlışlarımızı meşrulaştırmak için kullanmak “kahraman zehirlenmesi”nin dik âlâsıdır.   

***

Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. (Mevlana)