Hz. Aişe (r.a) Validemizin rivayetine göre, Mahzun Kabilesi'ne mensup bir kadın hırsızlık yapmış ve kadının bu durumu Kureyşlileri güç durumda bırakmıştır.

 Aralarında konuşarak, bu kadın için Peygamber aleyhisselâm nezdinde şefaatçi olması için Üsame'yi gönderirler. Hz. Peygamber (s.a.v) Üsame'yi dinledikten sonra;

— “Allah'ın tespit ettiği cezalardan biri hakkında şefaatçi olmaya nasıl teşebbüs edersin?” der ve sonra kalkıp şöyle buyurur:

— “Ey insanlar! Sizden evvelkilerin niçin helak olduklarını bilir misiniz? Onların arasında soylulardan biri hırsızlık yaptığı zaman, onu serbest bırakır, ceza vermezlerdi. Halkın zayıf tabakasından bir kimse hırsızlık yaptığı zaman da hemen cezayı tatbik ederlerdi. Allah'a yemin ederim ki, Muhammed'in kızı Fâtıma hırsızlık etse, onun da elini keserdim.

Sonra o Kureyşli kadının getirilmesini emreder ve kadının eli kesilir.

 

***

 

Meşhur hikâyedir: Fatih Sultan Mehmet, fetihten on yıl sonra, kubbesi Ayasofya'dan daha büyük bir cami yaptırmak ister. İşi bir Rum mimara havale eder. Ancak mimar, yaptığı hesaplara göre o büyüklükteki bir kubbenin depreme dayanamayacağını düşünerek kendisine teslim edilen sütunları üç arşın kestirir. Sonuçta cami Fatih'in istediği gibi heybetli olmaz. Bin bir güçlükle getirtilen sütunların kesildiğini ve emrine itaat edilmediğini öğrenen Fatih, çok kızar. Rum mimar tarafından Ayasofya'nın kayırıldığını düşünen Fatih, kendisinden izin alınmadan böyle bir iş yapıldığı ve emrine itaat edilmediği için mimarın elini kestirir.

Eli kesilen ancak haksızlığa uğradığını düşünen Mimar, Osmanlı'nın adaletine sığınır, Fatih'i dava eder. 

Bizzat Fatih Sultan Mehmet tarafından atanmış olan; ancak Osmanlı adaletini simgeleyen Kadı Hızır Bey, davayı kabul eder ve Fatih'i huzuruna çağırır.

Fatih, Rum Mimarla birlikte Kadı Hızır Bey'in huzura çıkar (bugün milletvekillerini hâkim karşısına çıkaramıyoruz). Tarafları dinleyen kadı Mimarı haklı bulur ve İslam Hukukunun kısas hükmü gereğince Fatih'in elinin kesilmesine hükmeder.

Rivayetlere göre karardan sonra Fatih, çıkardığı demir sopayı kadıya göstererek; "Eğer sen Allah'ın hükmünü uygulamayıp, elimi kesmeye beni mahkûm etmeseydin bununla başını paramparça ederdim" der. Kadı Hızır Bey de sakladığı kamayı çıkararak cevap verir: "Sen de benim hükmümü kabul etmeseydin, ben de bununla seni delik deşik ederdim".

Bunu duyan Mimar kulaklarına inanamaz ve kadıya yalvararak şikâyetini geri çeker.

***

İşte İslâm'ın adalet ölçüsü budur.

Peki bugün ne yapıyoruz?

17 Aralık'ta Hükümet adeta 7 şiddetinde bir depremle sarsıldı. Dört bakanın ve bakan çocuklarının ismi bir takım yolsuzluklara karıştı.

Elbette mahkûmiyet kararı kesinleşinceye kadar herkes masumdur. Ancak her fırsatta İslâm'ı referans gösteren, Osmanlı'yı örnek aldığını söyleyen Sayın Başbakan'ın yapması gereken, derhal emniyetteki operasyonları yapanları görevden aldırıp, savcıların yanına güya yardımcı olması için iki savcı daha göndertmek yerine, ilgili Bakanları görevden alıp, soruşturmanın salimen yürümesini sağlamak olmalıydı.

Bu operasyon hükümete karşı yapılmış olabilir. Dış kaynaklı da olabilir. Aslına bakarsanız ben de öyle düşünüyorum. Ama ya yolsuzluklar gerçekse? Sayın Başbakan'ın, operasyonu yapanların üzerine gittiği şiddet ve kararlılıkta yolsuzluk iddialarının da üzerine gitmesi gerekmez miydi?

“Bunları yapan Oğlum Bilal da olsa cezasını çeksin!” demesi gerekmez miydi?

İslâmî tavır bu değil midir?

Eğer yolsuzluklar gerçekse ve üstü kapatılırsa, tüyü bitmemiş yetimin hakkı yenmiş olmayacak mı?

Yoksa siyasette her şey mubah mıdır?  Sahi siyaset haramı helâl yapar mı?

Şüpheliler gerçekten masum da olabilirler. Ancak yargıya yapılan müdahale, adalete gölge düşürecektir. Eğer bağımsız yargıya müdahale edilirse, bu kişiler gerçekten suçsuz olsa ve aklansa bile milletin gözünde aklanmayacaktır. Sadece şüpheliler değil AK Parti de milletin gözünde AK'lanmayacaktır. 

Eğer yargıya müdahale edilirse, sadece hükümet değil adalet de ağır yara alacaktır.

Müslüman diye, namazlı abdestli diye, eşi başörtülü diye Başbakan'a oy veren insanların Müslümanlara olan güveni kaybolacaktır.

Operasyonun dış kaynaklı olması, eğer varsa bir hırsızlık, bunun üzerini örtmenin gerekçesi olamaz.

***

Sayın Bekir Bozdağ'a da bir çift sözüm var: Kendisi ilâhiyatçıdır. Akören'de yıllarca vaizlik yapmış, o yıllarda okuduğu Hukuk Fakültesi'nde benim de öğrencim olmuştur. Kendisini iyi tanıdığımı zannediyorum. Dini bilgisine güvenirim. Kul hakkı konusunda da hassas olduğunu düşünüyorum. Üç kuruşluk Dünya menfaati için ahretini karartacak yapıda biri değildir. En azından öğrenciliğinde öyleydi. Sayın Bozdağ'ın bu konuda da hassas olacağına, savcılarla ilgili suç duyurusunda bulunurken gösterdiği hassasiyeti yargıya müdahale ettirmeme, varsa bir hırsızlık, bunun üzerine kararlılıkla gitme konusunda da göstereceğine inanmak istiyorum. İlâhiyatçı ve hukukçu kimliği bunu gerektirir.