İnsanoğlu bu, önce kırar, sonra da tamir etmeye çalışır. Kağıdın kırışıklığını ütüyle açarsınız; ıslatırsınız, kurutursunuz, prese sokarsınız ama yine de eskisi gibi olmaz. Ya pörsür, ya buruşuk kalır, ya da parlaklığını kaybeder. İşte gönül de böyledir. Ne yaparsanız yapın, kırıldığı zaman asla eski halini almaz.

Gönül kırmak, Allah’ın evini yıkmak gibidir. Çelikten yapılmış değil, betondan değil; incedir, hassastır, zariftir, narindir. Dost kazanmakla düşman kazanmak arasında çok ince bir çizgi vardır; adına da “üslup” derler. Bir söz, bir bakış, bir küçümseme… Kalbi yaralamaya yeter de artar. Kalp Allah’ın evidir. Kafirin bile kalbini kırmak çok tehlikelidir. Kabe de de, kilise de de mahzun bir kalbi sevindirmek çok önemlidir.

Asıl sebep ise gaflettir. İnsan Allah’ı ve ölümü unuttuğunda kalbi kırar. Kibre kapılır, kendini bir şey zanneder. Hâlbuki ölüm denen hakikat kapıdadır. Bugün değilse yarın. Toprağın altına girecek insan, nasıl olur da başka bir kalbi incitebilir? Ölümü düşünen kırıcı olabilir mi? Asla.

Atalarımız ne güzel söylemiş:

“Boğaz dokuz boğumdur, dokuz düşün bir söyle.” Söz, özen ister; dil, ölçü ister. Dil yarası öyle hafife alınacak bir yara değildir. Ne ailede huzur bırakır, ne toplumda barış… İnsan farkına vardığında ise çoğu zaman iş işten geçmiş olur.

Kâinatın düzenine bakın: herkes birbirine muhtaç. Kadın erkeğe, erkek kadına; genç ihtiyara, ihtiyar gence; yay oka, ok yaya muhtaç…

Unutmayalım:

“Gönül Hakk’ın Kâbe’sidir, âşıkların kıblesidir, meleklerin secdesidir.” Bir gönül kırmak, Kâbe’yi yıkmaktan beterdir der büyüklerimiz. Ufak tefek şeylere aldanıp gönül yıkmayalım. Bugün kırdığımız bir kalbin yarın şefkatine, dostluğuna muhtaç olabiliriz.

Her lafı söyleme, her kalbi kırma… Çünkü kimin dostluğuna ne zaman ihtiyacımız olacağını asla bilemeyiz.